Bir yil once yazdigim bir yazi...
O zaman Misir Tahrir Meydani'nda
Arap Bahari çatismalari vardi...
1 yil sonra, yine dustu cemre...
Iste 'Cemre Dustu' yazisi; Posta Cepecevre..
Cemre düştü!
Ülkenin ve içinde bulunduğu coğrafyanın gündemi kasvetli. İnsanların omzunda geçim derdi, gelecek kaygısı... Ve bunları zerre kadar takmadan döngüsüne devam eden Toprak Ana... Bu hafta Yörük gelininin (nam-ı diğer bahar dalı) ilk çiçeğini gördüm. Artık gözüm erik ağaçlarında... Tomurcuklar belirmiş bile dallarda... Göçmen kuşlar kuzeye dönüş hazırlığında... Leylek sürülerinin ise eli kulağında... İlkyaz gelmek üzere. Yine, yeniden uyanacak doğa... Bazı canlar ise göremeyecek bu uyanışı. Onlar yitip gittiler başka ‘uyanışların’ koynunda. Devrimler, ayaklanmalar ve diktatörler onları toprağa yatırdılar. Üstlerinden gelip geçerken mevsimler, ruhları dolaşacak ebediyetin zamansızlığında... Artık kış güzeli çulhaların boyun bükme zamanı. Yorgun yüzlerinden süzülen yağmurun gözyaşları, bu ruhların yasını tutmak içindir belki de... Sarı güller çıkarmışken başını, mimozalar öbeklenirken dallarda, ötücü minik kanatların eşleşme cıvıltıları duyulurken etrafta; düşen tüm cemrelerin anısına selam olsun... Kalın sağlıcakla.
Kocaman bir ağacın üstünde, yaprakların sesini dinleyerek, kuşları seyrederek, yüzünde rüzgarı hissederek, hayal kurmayı sevenlere...
CepeCevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CepeCevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Şubat 20, 2012
Çarşamba, Nisan 20, 2011
Bir baba, bir cocuk, bir sinav
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
Bir çocuk, bir baba, bir sınav...
16 Nisan 2011
Yazı Boyutu:
Yaren 20 yaşında. İstanbul’un çok da varlıklı olmayan bir muhitinde kira olan evlerinde anne-babası ve küçük kardeşi ile yaşamakta... Babası boyacılık yapıyor, annesi ev hanımı ve okuma-yazması yok. Yaren akıllı, duyarlı ve annesinin hayat sevinci. İlkokulu, mahallelerine yakın bir okulda okumuş. Öğretmenleri Yaren’i çok seviyor. Yaren de okumayı... Dersleri hep iyi, ödevlerini eksiksiz yapıyor, bilemediklerini teneffüslerde gidip öğretmenlerine soruyor. İlköğretim bittiğinde, babası “Yeter bu kadar okumak, artık okumak yok. Evde annene yardım edersin, yaşın geldiğinde de evlendiririz seni” diyor! Yaren ağlayarak okuldan bir öğretmenine anlatıyor durumu.
Tüm öğretmenler seferber oluyorlar Yaren için. Okul ile ev arasında ziyaretler başlıyor, babayı ikna etmeye çalışıyorlar. İlk başlarda Nuh deyip peygamber demeyen baba, zamanla yumuşuyor. Zaman dediğimiz, öyle 1-2 hafta değil! Bütün yaz uğraşıyor öğretmenler. Sonunda liseye kaydını yaptırıyorlar Yaren’in. Baba hâlâ memnun değil ama araya okul müdürü ve muhtar girip “Bak, Kaymakam Bey de takip ediyor durumu. Yaren kadar derslerinde başarılı bir öğrencimizi okutalım, ilerde öğretmen olur.
Hem size, hem kendine, hem de vatanına faydası olur” diyorlar. İlkokul öğretmenleri, Yaren’i lise öğretmenlerine emanet ediyor. Kitapları, defterleri, harçlığı, üniversite kursu için taksitleri, hep öğretmenler ve onların tanıdığı eğitime gönül vermiş insanlar tarafından karşılanıyor. Yaren de tüm çabası ve enerji ile okuyor, çalışıyor, başarmak için uğraşıyor. 2 sene önce üniversite sınavına giriyor. Ve biliyor musunuz hangi üniversiteyi kazanıyor? Dişçilik fakültesini! Herkes çok seviniyor. En çok da Yaren’in babası seviniyor! Çünkü yıllardır ağzında diş yok! Yaren artık bir üniversite öğrencisi. Narin elleri dişçilik için çok uygun. Azimli ve sevecen karakteri de!
Ben Yaren’i, kendisine yardımcı olan onlarca öğretmeninden birinden dinlediğim hikâye ile tanıdım. 6 sene önce “Evde oturacaksın” diyen babasının dişlerini, kendi okulunda yaptırmaya başlamış. Ölçü, çekim, röntgen... Ne gerekli ise Yaren hepsini kendisi takip ediyormuş. Babası Yaren’e bakarken gözleri gururla parlıyormuş!
Rivayet o’dur ki; baba mahalledeki herkese kızının dişçi çıkacağını anlatıyormuş! Bu hafta çıkan üniversite sınavı şifre iddialarını okudukça aklıma diğer Yaren’ler geliyor! Canla, başla, azimle, zorlukla, yoklukla, cahillikle savaşarak; alın teri ve akıl akıtarak o sınavlara hazırlanan çocuklar!.. Bu katakulliler onların hakkını yiyor! “Kul hakkı” diyoruz biz halk arasında. ‘Kul hakkı yemek günahtır’ diye biliyoruz! İlim, irfan ve güvenilirlik üzerine kurulmuş kurumların böyle şaibeler altında kalması inanılmaz! İsteyen örtülü, isteyen örtüsüz, isteyen küpeli, isteyen uzun saçlı girsin üniversiteye... Yeter ki hak etmeden, fırsatçılık ile girmesin!
Kitap öcü değildir
BM İnsani Gelişim Raporu’na göre Türkiye, okuma alışkanlığında Malezya, Libya, Ermenistan gibi ülkelerin de bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada yer almakta. Araştırmalara göre; Japonya’da 25 kişiye bir kitap, Fransa’da 7 kişiye bir kitap, Türkiye’de ise 12 bin 89 kişiye bir kitap düşmekte. Bu hafta beni çok sevindiren bir emesaj aldım. Fevzi Çakmak İlköğretim Okulu Müdür Yardımcısı Ahmet Korkmaz okullarında başlattıkları ‘Serbest Okuma Saati’ projesinden bahsediyor.
Öğrencilerine ve ailelerine verdikleri kitaplarla artan kitap sevgisini ve okuma alışkanlığını rakamlar ile göz önüne sermiş. Çarpıcı ve sevindirici bir artış var sayılarda. Mesajını, Paul Jennings’in Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi’nde asılı şu sözü ile noktalamış; “İsteksiz okuyucu diye bir şey yoktur. Sadece doğru kitaplar kendisine büyükler tarafından verilmemiş çocuklar vardır.” Modern dünyada Türk insanının imajının düzelmesi için, mutlaka eğitim seviyemizi ve bilinç düzeyimizi artırmamız gerekli. Çocukların kitap, büyüklerin de gazete okuması ile başlayacak her şey! Çocuklarımızı yetiştirirken televizyon konusunda cimri, kitap konusunda cömert olalım.
Dünya bir bütün
Japonya’dan kalkan radyasyon yüklü bulutun ülkemize varıp varmayacağını tartışıyoruz! İstanbul-Fukushima arası kuş uçuşu 8839 km! İstanbul-Mersin/Akkuyu arası 928 km! Komşularımızda olan nükleer santraller Japonya’dan daha da yakın! Dünya Nükleer Kurumu Başkanı John Ritch, CNN’e verdiği demeçte, tüm dünyada hali hazırda 240 adet nükleer reaktör olduğuna ve bunların yüzde 20’sinin ‘deprem kuşağı’ üzerinde yer aldığına dikkat çekiyor! Japonya, hem büyük depremlerin ülkesi olması hem de 55 adet nükleer reaktörüne bel bağlamış enerji politikası ile en önemli örnek! Ayrıca Çin ve Hindistan gelecek yıllarda toplam 1000 nükleer reaktör yapma planları ile, nükleer enerjiyi en çok savunan ülkelerin başında geliyor! Yakında tüm dünyada ‘önüm, arkam, sağım, solum nükleer reaktör’ şeklinde bir tablonun ortaya çıkacağı şimdiden aşikâr!
Her ülke istediği gibi nükleer santral kurabildiğinde, sadece o ülkenin insanı değil, aslında tüm dünya nüfusu büyük bir risk ile karşı karşıya kalıyor! Ülkemizin etrafı ve gök kubbesi, beton duvarlarla, çelik kaplamalarla sıkı sıkıya kapalı olmadığına göre, tek başına Mersin-Akkuyu’ya ‘santral yapılsın mı, yoksa yapılmasın mı?’yı tartışmak, gerçekçi ve yeterli bir tartışma zemini değil! İlk etapta yurttaşlar olarak devletten talep etmemiz gereken, özellikle komşularımızdaki nükleer santrallerin kontrol ve yenileme çalışmaları için girişimde bulunması.
Bulgaristan ve Ermenistan’daki santrallerin ‘eski kuşak’ olduğu, yenilenip felaket senaryolarına hazır hale getirilmesi gerektiği bilinen bir gerçek! Başlıkta da dediğimiz gibi, ‘Dünya bir bütündür’. Ve maalesef komşuda pişen radyasyon bize de düşebilir! O zaman, aradaki dağlar filan da pek koruyamaz bizi!
(09.04.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
incitulpar@gmail.com
Bir çocuk, bir baba, bir sınav...
16 Nisan 2011
Yazı Boyutu:
Yaren 20 yaşında. İstanbul’un çok da varlıklı olmayan bir muhitinde kira olan evlerinde anne-babası ve küçük kardeşi ile yaşamakta... Babası boyacılık yapıyor, annesi ev hanımı ve okuma-yazması yok. Yaren akıllı, duyarlı ve annesinin hayat sevinci. İlkokulu, mahallelerine yakın bir okulda okumuş. Öğretmenleri Yaren’i çok seviyor. Yaren de okumayı... Dersleri hep iyi, ödevlerini eksiksiz yapıyor, bilemediklerini teneffüslerde gidip öğretmenlerine soruyor. İlköğretim bittiğinde, babası “Yeter bu kadar okumak, artık okumak yok. Evde annene yardım edersin, yaşın geldiğinde de evlendiririz seni” diyor! Yaren ağlayarak okuldan bir öğretmenine anlatıyor durumu.
Tüm öğretmenler seferber oluyorlar Yaren için. Okul ile ev arasında ziyaretler başlıyor, babayı ikna etmeye çalışıyorlar. İlk başlarda Nuh deyip peygamber demeyen baba, zamanla yumuşuyor. Zaman dediğimiz, öyle 1-2 hafta değil! Bütün yaz uğraşıyor öğretmenler. Sonunda liseye kaydını yaptırıyorlar Yaren’in. Baba hâlâ memnun değil ama araya okul müdürü ve muhtar girip “Bak, Kaymakam Bey de takip ediyor durumu. Yaren kadar derslerinde başarılı bir öğrencimizi okutalım, ilerde öğretmen olur.
Hem size, hem kendine, hem de vatanına faydası olur” diyorlar. İlkokul öğretmenleri, Yaren’i lise öğretmenlerine emanet ediyor. Kitapları, defterleri, harçlığı, üniversite kursu için taksitleri, hep öğretmenler ve onların tanıdığı eğitime gönül vermiş insanlar tarafından karşılanıyor. Yaren de tüm çabası ve enerji ile okuyor, çalışıyor, başarmak için uğraşıyor. 2 sene önce üniversite sınavına giriyor. Ve biliyor musunuz hangi üniversiteyi kazanıyor? Dişçilik fakültesini! Herkes çok seviniyor. En çok da Yaren’in babası seviniyor! Çünkü yıllardır ağzında diş yok! Yaren artık bir üniversite öğrencisi. Narin elleri dişçilik için çok uygun. Azimli ve sevecen karakteri de!
Ben Yaren’i, kendisine yardımcı olan onlarca öğretmeninden birinden dinlediğim hikâye ile tanıdım. 6 sene önce “Evde oturacaksın” diyen babasının dişlerini, kendi okulunda yaptırmaya başlamış. Ölçü, çekim, röntgen... Ne gerekli ise Yaren hepsini kendisi takip ediyormuş. Babası Yaren’e bakarken gözleri gururla parlıyormuş!
Rivayet o’dur ki; baba mahalledeki herkese kızının dişçi çıkacağını anlatıyormuş! Bu hafta çıkan üniversite sınavı şifre iddialarını okudukça aklıma diğer Yaren’ler geliyor! Canla, başla, azimle, zorlukla, yoklukla, cahillikle savaşarak; alın teri ve akıl akıtarak o sınavlara hazırlanan çocuklar!.. Bu katakulliler onların hakkını yiyor! “Kul hakkı” diyoruz biz halk arasında. ‘Kul hakkı yemek günahtır’ diye biliyoruz! İlim, irfan ve güvenilirlik üzerine kurulmuş kurumların böyle şaibeler altında kalması inanılmaz! İsteyen örtülü, isteyen örtüsüz, isteyen küpeli, isteyen uzun saçlı girsin üniversiteye... Yeter ki hak etmeden, fırsatçılık ile girmesin!
Kitap öcü değildir
BM İnsani Gelişim Raporu’na göre Türkiye, okuma alışkanlığında Malezya, Libya, Ermenistan gibi ülkelerin de bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada yer almakta. Araştırmalara göre; Japonya’da 25 kişiye bir kitap, Fransa’da 7 kişiye bir kitap, Türkiye’de ise 12 bin 89 kişiye bir kitap düşmekte. Bu hafta beni çok sevindiren bir emesaj aldım. Fevzi Çakmak İlköğretim Okulu Müdür Yardımcısı Ahmet Korkmaz okullarında başlattıkları ‘Serbest Okuma Saati’ projesinden bahsediyor.
Öğrencilerine ve ailelerine verdikleri kitaplarla artan kitap sevgisini ve okuma alışkanlığını rakamlar ile göz önüne sermiş. Çarpıcı ve sevindirici bir artış var sayılarda. Mesajını, Paul Jennings’in Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi’nde asılı şu sözü ile noktalamış; “İsteksiz okuyucu diye bir şey yoktur. Sadece doğru kitaplar kendisine büyükler tarafından verilmemiş çocuklar vardır.” Modern dünyada Türk insanının imajının düzelmesi için, mutlaka eğitim seviyemizi ve bilinç düzeyimizi artırmamız gerekli. Çocukların kitap, büyüklerin de gazete okuması ile başlayacak her şey! Çocuklarımızı yetiştirirken televizyon konusunda cimri, kitap konusunda cömert olalım.
Dünya bir bütün
Japonya’dan kalkan radyasyon yüklü bulutun ülkemize varıp varmayacağını tartışıyoruz! İstanbul-Fukushima arası kuş uçuşu 8839 km! İstanbul-Mersin/Akkuyu arası 928 km! Komşularımızda olan nükleer santraller Japonya’dan daha da yakın! Dünya Nükleer Kurumu Başkanı John Ritch, CNN’e verdiği demeçte, tüm dünyada hali hazırda 240 adet nükleer reaktör olduğuna ve bunların yüzde 20’sinin ‘deprem kuşağı’ üzerinde yer aldığına dikkat çekiyor! Japonya, hem büyük depremlerin ülkesi olması hem de 55 adet nükleer reaktörüne bel bağlamış enerji politikası ile en önemli örnek! Ayrıca Çin ve Hindistan gelecek yıllarda toplam 1000 nükleer reaktör yapma planları ile, nükleer enerjiyi en çok savunan ülkelerin başında geliyor! Yakında tüm dünyada ‘önüm, arkam, sağım, solum nükleer reaktör’ şeklinde bir tablonun ortaya çıkacağı şimdiden aşikâr!
Her ülke istediği gibi nükleer santral kurabildiğinde, sadece o ülkenin insanı değil, aslında tüm dünya nüfusu büyük bir risk ile karşı karşıya kalıyor! Ülkemizin etrafı ve gök kubbesi, beton duvarlarla, çelik kaplamalarla sıkı sıkıya kapalı olmadığına göre, tek başına Mersin-Akkuyu’ya ‘santral yapılsın mı, yoksa yapılmasın mı?’yı tartışmak, gerçekçi ve yeterli bir tartışma zemini değil! İlk etapta yurttaşlar olarak devletten talep etmemiz gereken, özellikle komşularımızdaki nükleer santrallerin kontrol ve yenileme çalışmaları için girişimde bulunması.
Bulgaristan ve Ermenistan’daki santrallerin ‘eski kuşak’ olduğu, yenilenip felaket senaryolarına hazır hale getirilmesi gerektiği bilinen bir gerçek! Başlıkta da dediğimiz gibi, ‘Dünya bir bütündür’. Ve maalesef komşuda pişen radyasyon bize de düşebilir! O zaman, aradaki dağlar filan da pek koruyamaz bizi!
(09.04.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Yesilcam'a senaryo onerileri
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
Yeşilçam'a senaryo önerileri
09 Nisan 2011
Yazı Boyutu:
Yeşilçam ödülleri dağıtıldı. ‘Çoğunluk’ ve ‘Gölgeler ile Suretler’in ödül almasına çok sevindim. Yakalarsanız, iki filmi de kaçırmayın. Ayrıca ‘Press’ ve’ Kaybedenler Kulübü’ vizyondaki diğer dikkat çeken yapımlar... Yeşilçam ve vizyon demişken, geçen hafta eğlence olsun diye karaladığım birkaç senaryo önerisini paylaşayım! Çok iyi gişe yapacağına (!) inandığım taslak senaryolarım şöyledir;
Yeşilçam’a senaryo önerisi (1)
Bol rekabetçi bir futbol filmi! Evet, 2000 yılında çekilen ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ı unutmadım. Ama 11 yıl sonra sinemamızın yeni bir futbol filmine ihtiyacı var. Takım, oyuncular, özverili bir teknik direktör... Alınması zor olan bir de mucize kupa... Varoşlardan çıkan yetenekli futbolcular... Bol azim, müthiş efor, inanmış yüreklerin ulaştığı bir zafer!
Yeşilçam’a senaryo önerisi (2)
Şöyle karlı, zor hava şartlı, dağda geçen bir kaybolma ve kurtarma filmi... Aksiyon, gerilim diz boyu! Hatta kaybolanlar, Nuh’un gemisini aramaya gelen yabancı bilim adamları olabilir, kurtaran da AKUT!
Yeşilçam’a film önerisi (3)
Başrolde bir köpeğin oynadığı aile filmi lazım sinemamıza. Köpek ile çocuğun dostluğu, köpeğin aileyi şofben zehirlenmesi veya yangın gibi bir felaketten son anda kurtarması üzerine çekilecek bir film... Çekim sırasında rol alan hayvanlara iyi davranılacak, filmin sonuna mutlaka ‘Bu filmin çekimi sırasında hiçbir köpek zarar görmemiştir!’ diye yazılacak...
Yeşilçam’a film önerisi (4)
Otostopla Türkiye’yi gezmeye karar veren iki gencin maceraları... Korkmayın, kötü bir şey olmayacak! Oldukça pozitif ve umut dolu bir senaryo bu... Yolda tanıştıkları insanlar, onları taşıyan kamyon şoförleri, ilginç kamyon yazıları, yol manzaraları, yöresel yemekler ve misafirperverlik... Biraz aşk, biraz yol... Bakalım kim aşkı için Karadeniz’de kalacak, kim çıktığı yoldan geri dönmeyecek!
Yeşilçam’a film önerisi (5)
Genç doktor grubunun, kampta sel felaketi ile karşılaşması üzerine bir senaryo... Doğada, ölümle boğuşan yaralılara yaptıkları ilk müdahaleler... 2 saatlik bir macera ve kahramanlık filmi. Burada doktorların Mac Gyver gibi doğaçlama tedaviler bulması tercih sebebidir (itiraf etmeliyim ki; bu senaryoda ‘Sınırsız Doktorlar’ projesinden esinlenme var)!
Yeşilçam’a senaryo önerisi (6)
Formula pistindeki hayatlar... Kurtköy’de boş duran Formula pistinin set olarak kullanıldığı bir yerli ‘Grease’! Başrollerde ‘Yok Böyle Dans’ yarışmasının dansçı ünlüleri; Azra Akın, Eda Taşpınar ve mutlaka Burcu Esmersoy! Kırmızı arabalar, deri kıyafetler, tam bir gençlik filmi... Mesaj kaygısı falan yok! Uf uf uf; tadından yenmez! The END
Annelere ve babalara...
Sevgili anne ve babalar, Sizlerin de her gün okuduğu gibi küçük çocukların başına korkunç olaylar geliyor. Artık devir değişti. Eskiden rahatça, güvenle sokağa oynamaya saldığımız, bakkala gönderdiğimiz, okula yalnız gidip gelen çocuklarımızı artık herkesten koruyup kollamak zorundayız! Kız veya erkek çocuk demeden, ‘hepsinin başına her an bir kötülük gelebilir’ düşüncesini aklımızdan çıkarmamalıyız! Sizlerden, normalden daha fazla evhamlı, daha kollayıcı, daha gözümüzü dört açarak çocuklarımızı büyütmemizi rica ediyorum. Her ülkede olan ‘pedofili’, yani ‘çocuklara yönelik sapkınlık’ vakaları, ülkemizde de artmış durumda.
Devletin görevi, oluşmuş suçlara karşı önlem almak iken, anne ve babaların görevi de suçun oluşmasına mahal vermeyecek şekilde kendi çocuklarını koruyup kollamak. Köy yeri, şehir yeri, mahalle arası, okul yolu, çarşı, pazar demeden ‘kötülüğün’ her yerde miniklerin karşısına çıkabileceğini unutmayalım. Örneğin, mahallelerde anneler aralarında çeşitli görevler alabilirler. Her gün biri çocukları okula getirip götürebilir. Bayramda, seyranda, sokakta oynarken devamlı gözetelim çocuklarımızı. Komşuya, memlekete, akrabaya ziyarete gittiğimizde, dışarı bırakmayalım... Ya da başlarında aklı eren 15-16 yaşlarında bir abla veya ağabey olsun.
Çocukların arkadaşlarını, arkadaşlarının evlerini tanıyalım. Başka yerde gece yatısına izin verirken 2, hatta 3 kez düşünelim. Ev bilgisayarlarında ve internet kafelerde çocukları tuzağa düşüren sitelere engelleme koyalım. Bu sitelerin hem polis birimleri tarafından, hem de rast gelen internet kullanıcıları tarafından tespit edilip ‘pedofili’ eğilimli olan kişilerin izlenmesi gereklidir. Çocuklarımıza tembih üstüne tembih yapmayı unutmayalım. Her uyarımız kulaklarına küpe olur. Afrika atasözü ‘Bir çocuğu tüm köy beraber büyütür’ der. Komşumuzun, mahallemizin çocuklarını da, kendi çocuğumuz gibi koruyup kollayalım. Birinin başına bir şey geldiğinde sadece ailesi ağlamıyor çünkü, tüm memleket ağlıyoruz. Haydi anneler, babalar görev zamanı. Kötülüğün minnacık yavruları yutmasına fırsat vermeyelim!
Hikayenin gücü
‘Gerçekten daha gerçek olan tek şey, hikayedir’. Bir Musevi atasözü olan bu deyiş, bize hikâyecinin dinleyici üzerindeki etkisinin ‘gerçek’ kadar güçlü olduğunu anlatır. İyi bir kurgu ile yazılmış ve dilin muhteşem anlamlara sahip lezzetli sözcükleri ile anlatılmış bir hikâyeyi dinlemeye doyulmaz. Hikâyeleri böyle anlatan bir kadın yazar var bugünkü köşemizde; Isabel Allende. Şilili bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Allende, 1970 yılında ailesinin Amerika’ya sürgüne gönderilmesi ile yazarlık serüvenine başlar.
Genelde, ailesinden ve tanıştığı kadınlardan aldığı ilham ile yazan Allende, yazdığı kitapların gelirini kendi adına kurduğu vakfa bağışlıyor. Vakfın amacı Şili’deki kadınlara ve genç kızlara yardım etmek. Henüz Allende ile tanışmadıysanız ‘Yüreğimdeki Ülkem’, yazarı tanımak açısından okunacak ilk kitabı olabilir. Herkese keyifli okumalar dilerim.
(02.04.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
incitulpar@gmail.com
Yeşilçam'a senaryo önerileri
09 Nisan 2011
Yazı Boyutu:
Yeşilçam ödülleri dağıtıldı. ‘Çoğunluk’ ve ‘Gölgeler ile Suretler’in ödül almasına çok sevindim. Yakalarsanız, iki filmi de kaçırmayın. Ayrıca ‘Press’ ve’ Kaybedenler Kulübü’ vizyondaki diğer dikkat çeken yapımlar... Yeşilçam ve vizyon demişken, geçen hafta eğlence olsun diye karaladığım birkaç senaryo önerisini paylaşayım! Çok iyi gişe yapacağına (!) inandığım taslak senaryolarım şöyledir;
Yeşilçam’a senaryo önerisi (1)
Bol rekabetçi bir futbol filmi! Evet, 2000 yılında çekilen ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ı unutmadım. Ama 11 yıl sonra sinemamızın yeni bir futbol filmine ihtiyacı var. Takım, oyuncular, özverili bir teknik direktör... Alınması zor olan bir de mucize kupa... Varoşlardan çıkan yetenekli futbolcular... Bol azim, müthiş efor, inanmış yüreklerin ulaştığı bir zafer!
Yeşilçam’a senaryo önerisi (2)
Şöyle karlı, zor hava şartlı, dağda geçen bir kaybolma ve kurtarma filmi... Aksiyon, gerilim diz boyu! Hatta kaybolanlar, Nuh’un gemisini aramaya gelen yabancı bilim adamları olabilir, kurtaran da AKUT!
Yeşilçam’a film önerisi (3)
Başrolde bir köpeğin oynadığı aile filmi lazım sinemamıza. Köpek ile çocuğun dostluğu, köpeğin aileyi şofben zehirlenmesi veya yangın gibi bir felaketten son anda kurtarması üzerine çekilecek bir film... Çekim sırasında rol alan hayvanlara iyi davranılacak, filmin sonuna mutlaka ‘Bu filmin çekimi sırasında hiçbir köpek zarar görmemiştir!’ diye yazılacak...
Yeşilçam’a film önerisi (4)
Otostopla Türkiye’yi gezmeye karar veren iki gencin maceraları... Korkmayın, kötü bir şey olmayacak! Oldukça pozitif ve umut dolu bir senaryo bu... Yolda tanıştıkları insanlar, onları taşıyan kamyon şoförleri, ilginç kamyon yazıları, yol manzaraları, yöresel yemekler ve misafirperverlik... Biraz aşk, biraz yol... Bakalım kim aşkı için Karadeniz’de kalacak, kim çıktığı yoldan geri dönmeyecek!
Yeşilçam’a film önerisi (5)
Genç doktor grubunun, kampta sel felaketi ile karşılaşması üzerine bir senaryo... Doğada, ölümle boğuşan yaralılara yaptıkları ilk müdahaleler... 2 saatlik bir macera ve kahramanlık filmi. Burada doktorların Mac Gyver gibi doğaçlama tedaviler bulması tercih sebebidir (itiraf etmeliyim ki; bu senaryoda ‘Sınırsız Doktorlar’ projesinden esinlenme var)!
Yeşilçam’a senaryo önerisi (6)
Formula pistindeki hayatlar... Kurtköy’de boş duran Formula pistinin set olarak kullanıldığı bir yerli ‘Grease’! Başrollerde ‘Yok Böyle Dans’ yarışmasının dansçı ünlüleri; Azra Akın, Eda Taşpınar ve mutlaka Burcu Esmersoy! Kırmızı arabalar, deri kıyafetler, tam bir gençlik filmi... Mesaj kaygısı falan yok! Uf uf uf; tadından yenmez! The END
Annelere ve babalara...
Sevgili anne ve babalar, Sizlerin de her gün okuduğu gibi küçük çocukların başına korkunç olaylar geliyor. Artık devir değişti. Eskiden rahatça, güvenle sokağa oynamaya saldığımız, bakkala gönderdiğimiz, okula yalnız gidip gelen çocuklarımızı artık herkesten koruyup kollamak zorundayız! Kız veya erkek çocuk demeden, ‘hepsinin başına her an bir kötülük gelebilir’ düşüncesini aklımızdan çıkarmamalıyız! Sizlerden, normalden daha fazla evhamlı, daha kollayıcı, daha gözümüzü dört açarak çocuklarımızı büyütmemizi rica ediyorum. Her ülkede olan ‘pedofili’, yani ‘çocuklara yönelik sapkınlık’ vakaları, ülkemizde de artmış durumda.
Devletin görevi, oluşmuş suçlara karşı önlem almak iken, anne ve babaların görevi de suçun oluşmasına mahal vermeyecek şekilde kendi çocuklarını koruyup kollamak. Köy yeri, şehir yeri, mahalle arası, okul yolu, çarşı, pazar demeden ‘kötülüğün’ her yerde miniklerin karşısına çıkabileceğini unutmayalım. Örneğin, mahallelerde anneler aralarında çeşitli görevler alabilirler. Her gün biri çocukları okula getirip götürebilir. Bayramda, seyranda, sokakta oynarken devamlı gözetelim çocuklarımızı. Komşuya, memlekete, akrabaya ziyarete gittiğimizde, dışarı bırakmayalım... Ya da başlarında aklı eren 15-16 yaşlarında bir abla veya ağabey olsun.
Çocukların arkadaşlarını, arkadaşlarının evlerini tanıyalım. Başka yerde gece yatısına izin verirken 2, hatta 3 kez düşünelim. Ev bilgisayarlarında ve internet kafelerde çocukları tuzağa düşüren sitelere engelleme koyalım. Bu sitelerin hem polis birimleri tarafından, hem de rast gelen internet kullanıcıları tarafından tespit edilip ‘pedofili’ eğilimli olan kişilerin izlenmesi gereklidir. Çocuklarımıza tembih üstüne tembih yapmayı unutmayalım. Her uyarımız kulaklarına küpe olur. Afrika atasözü ‘Bir çocuğu tüm köy beraber büyütür’ der. Komşumuzun, mahallemizin çocuklarını da, kendi çocuğumuz gibi koruyup kollayalım. Birinin başına bir şey geldiğinde sadece ailesi ağlamıyor çünkü, tüm memleket ağlıyoruz. Haydi anneler, babalar görev zamanı. Kötülüğün minnacık yavruları yutmasına fırsat vermeyelim!
Hikayenin gücü
‘Gerçekten daha gerçek olan tek şey, hikayedir’. Bir Musevi atasözü olan bu deyiş, bize hikâyecinin dinleyici üzerindeki etkisinin ‘gerçek’ kadar güçlü olduğunu anlatır. İyi bir kurgu ile yazılmış ve dilin muhteşem anlamlara sahip lezzetli sözcükleri ile anlatılmış bir hikâyeyi dinlemeye doyulmaz. Hikâyeleri böyle anlatan bir kadın yazar var bugünkü köşemizde; Isabel Allende. Şilili bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Allende, 1970 yılında ailesinin Amerika’ya sürgüne gönderilmesi ile yazarlık serüvenine başlar.
Genelde, ailesinden ve tanıştığı kadınlardan aldığı ilham ile yazan Allende, yazdığı kitapların gelirini kendi adına kurduğu vakfa bağışlıyor. Vakfın amacı Şili’deki kadınlara ve genç kızlara yardım etmek. Henüz Allende ile tanışmadıysanız ‘Yüreğimdeki Ülkem’, yazarı tanımak açısından okunacak ilk kitabı olabilir. Herkese keyifli okumalar dilerim.
(02.04.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Ruhu Seyyah Akli Gezgin
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
Ruhu seyyah aklı gezgin
02 Nisan 2011
Yazı Boyutu:
Böyle insanlar vardır. Vücudu bir masada iş kotaran ama aklı dünyada gezgin olan... Modern plaza insanı da olabilir, bir mağaza tezgâhtarı da, bir ilkokul öğretmeni de, bazen bir gazetenin köşe yazarı da! Gözü camdan gökyüzüne bakmakta, hayallenmekte... Kimbilir belki de Brezilya’da gezmekte, Yağmur Ormanları’nda yürümekte, Hawai’de maviye dalmakta veya Küba’da fotoğraf çekmekte... Ya da Antakya’yı özlemekte, Sümele’ye çıkmak istemekte, Göcek’i, Peri Bacaları’nı, Artvin’i, İğneada’yı düşünmekte...
İmrenmekte, özenmekte, en önemlisi ihtiyaç duymakta seyahate; diğer bir deyişle ‘hava değişimine’... Kendimiz uzaklaşamadığımızda da aklımızı salarız yollara. Olsun varsın, akıl değil midir ki, insanı insan yapan; en azından o gezsin o zaman. Hem akıl, vücuttan daha hızlı ve bedava seyahat edebiliyor! Çat orada, çat burada... İlk leylek sürülerini havada gördüm bu hafta sevgili Çepeçevre okurları. Demek ki, seyahat olasılığım var! Falcı bacı gerçek olsa; telveme bakla atıp suyuma külü katıp “Üjj vakte kadar, uzuuun bir yol...” der miydi acaba? Siz de gözünüzü çevirin bu aralar gökyüzüne. Tam leylekleri görme zamanı. Leylek görünce seyahat garantisi yok ama, en azından umudu var.
Kimi yazar kimi çizer
Karikatür ile yapılan mizah, dünyanın her yerinde entelektüeller tarafından değeri bilinen bir sanat dalıdır. Evet, hem mizahı, hem de karikatürü sanat tanımı içine dahil eden bir anlayışla yazdım bu tümceyi. Sanatın en önemli unsuru iletişimdir. Düşünce tarihinin gelişiminde iletişimin yeri yadsınamaz. Çizgi ise, tarih öncesinden beri olagelen tek iletişim metodudur. Çizginin bir düşüncesi, iletmek istediği bir mesajı olduğunda ‘karikatür’ dediğimiz grafik sanatı kullanır. Karikatüristler hem sanatçı, hem mizah ustası, hem de düşünürdür. Tarih boyunca az sayıda kadın düşünür ile karşılaşırız. Aynı durum karikatür sanatı için de geçerli.
Bu dünyada olması gerekenden çok daha az sayıda kadın karikatür sanatçısı var! Olanlar da genellikle ‘kadın’ ile ilgili sosyal farkındalık yaratmaya yönelik çizimler yapıyor. Bu nedenle ‘kadın karikatürist, eşittir feminist’ gibi yanlış bir algılama ortaya çıkabiliyor. Baştan söylemeliyim ki, aslında durumun feministlik ile ilgisi yok. Kadınlık ile ilgisi ise çok! Şöyle ki: Kadınların da yer aldığı toplumsal değişimler her zaman kalıcı ve etkili olur. Bazı kadınlar da bu değişimlerde çizgileri ile yer alıyor, ‘herkes için daha adil bir dünya’ hayali ile çiziyorlar. Örneğin, Birleşmis Milletler’in ‘Barış İçin Karikatür’ oluşumu kapsamında, New York’tan bir kadın karikatürist olan Liza Donnely, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye’den kadın meslektaşları ile bir araya gelerek ortak çizimler yapabiliyor.
Türkiye’nin ilk kadın karikatüristi kabul edilen Selma Emiroğlu’ndan günümüze dek, pek çok kadın karikatürist, mizah dergileri, karikatür kitapları veya gazete köşelerindeki küçük alanlarında bizlere günlük gülümsemeler sundular. Gülümsetirken de önemli mesajlar verdiler. Ramize Erer, Göksu Gül, Meral Onat, Gülay Batur, Çılgın Bediş’in çizeri Özden Öğrük, Piyale Madra... Maalesef, bugün basınımızda pek az sayıda karikatür yer almakta... Nedenlerini hepimiz biliyoruz. Halbuki karikatür, bir sayfa yazının anlatamadığını ‘3 cm’e 5 cm’ bir kutucukta ne güzel anlatıyor!
Madem “Değişimlerde kadınların rolü yadsınamaz” dedik, o zaman karikatürün hem medyada, hem de diğer görsel basında hak ettiği yeri bulabilmesinde, kadın karikatüristlerimize artık daha çok ihtiyaç var! ‘Yarın çocuklarımıza bırakacağımız Dünya’yı tanımladığımız zamanları yaşadığımız bu günlerde, karikatür sanatının ve karikatüristlerin, en az yazarlar kadar kamuoyu üzerinde etkili olduğuna inanıyorum. Kimi ‘çizer’, kimi ‘yazar’ ama korkmayın kıyamet bundan kopmaz!
Toplulukta cep muhabbeti
Son zamanlarda çok sık rastladığım bir sahne var; 2-3 kişi yemek yerken aralarından biri mutlaka cep telefonu ile konuşuyor. Konuştuğunu, hem aynı masada yediği insanlar hem de mekândaki diğer müşteriler dinlemek zorunda kalıyor. Aynı sahne bankalar için de geçerli. Sıra almış beklerken yanınızda oturan veya ayakta duran kişinin tüm konuşmasını dinleyebilirsiniz. Veya çocuk parkları! Anneler, bakıcılar sürekli telefonda! Ya alışveriş marketlerine ne demeli? Kasada, raflara bakarken, giysi seçerken sürekli bir ‘dış ses’ var! Sizi, arzunuz dışında onun hayatına dahil olmaya zorluyor! Gelen telefonu yanıtlamanız mutlaka gerekli ise, diğer insanlardan uzaklaştıktan sonra konuşmanızı tamamlayabilirsiniz.
Düşünceli ve nazik olmak, biraz rahatımızı kaçırıyor elbette! Kalk, uzaklaş, konuş, yerine dön filan, uzun işler! Ama unutmayın, bir gün siz de bir karı-koca kavgasını, bir çek senet anlaşmazlığını, bir sindirim zorluğu problemini, bir ‘kuaför saçımı yaktı şekerim’ muhabbetini; tam güzel ve romantik yemeğin ortasında, öğle tatilinde gözlerinizi kapattığınız güneşli bir bankta veya çocuğunuz ile hayattan çaldığınız birkaç huzurlu park dakikasında dinlemek zorunda kalabilirsiniz! Gelin, birbirimize zulüm etmeyelim. Zaten dolu kafaların istiap haddini doldurmayalım. Cep telefonlarımız ile kıyıda-köşede diğerlerini rahatsız etmeyecek şekilde konuşalım!
(26.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
incitulpar@gmail.com
Ruhu seyyah aklı gezgin
02 Nisan 2011
Yazı Boyutu:
Böyle insanlar vardır. Vücudu bir masada iş kotaran ama aklı dünyada gezgin olan... Modern plaza insanı da olabilir, bir mağaza tezgâhtarı da, bir ilkokul öğretmeni de, bazen bir gazetenin köşe yazarı da! Gözü camdan gökyüzüne bakmakta, hayallenmekte... Kimbilir belki de Brezilya’da gezmekte, Yağmur Ormanları’nda yürümekte, Hawai’de maviye dalmakta veya Küba’da fotoğraf çekmekte... Ya da Antakya’yı özlemekte, Sümele’ye çıkmak istemekte, Göcek’i, Peri Bacaları’nı, Artvin’i, İğneada’yı düşünmekte...
İmrenmekte, özenmekte, en önemlisi ihtiyaç duymakta seyahate; diğer bir deyişle ‘hava değişimine’... Kendimiz uzaklaşamadığımızda da aklımızı salarız yollara. Olsun varsın, akıl değil midir ki, insanı insan yapan; en azından o gezsin o zaman. Hem akıl, vücuttan daha hızlı ve bedava seyahat edebiliyor! Çat orada, çat burada... İlk leylek sürülerini havada gördüm bu hafta sevgili Çepeçevre okurları. Demek ki, seyahat olasılığım var! Falcı bacı gerçek olsa; telveme bakla atıp suyuma külü katıp “Üjj vakte kadar, uzuuun bir yol...” der miydi acaba? Siz de gözünüzü çevirin bu aralar gökyüzüne. Tam leylekleri görme zamanı. Leylek görünce seyahat garantisi yok ama, en azından umudu var.
Kimi yazar kimi çizer
Karikatür ile yapılan mizah, dünyanın her yerinde entelektüeller tarafından değeri bilinen bir sanat dalıdır. Evet, hem mizahı, hem de karikatürü sanat tanımı içine dahil eden bir anlayışla yazdım bu tümceyi. Sanatın en önemli unsuru iletişimdir. Düşünce tarihinin gelişiminde iletişimin yeri yadsınamaz. Çizgi ise, tarih öncesinden beri olagelen tek iletişim metodudur. Çizginin bir düşüncesi, iletmek istediği bir mesajı olduğunda ‘karikatür’ dediğimiz grafik sanatı kullanır. Karikatüristler hem sanatçı, hem mizah ustası, hem de düşünürdür. Tarih boyunca az sayıda kadın düşünür ile karşılaşırız. Aynı durum karikatür sanatı için de geçerli.
Bu dünyada olması gerekenden çok daha az sayıda kadın karikatür sanatçısı var! Olanlar da genellikle ‘kadın’ ile ilgili sosyal farkındalık yaratmaya yönelik çizimler yapıyor. Bu nedenle ‘kadın karikatürist, eşittir feminist’ gibi yanlış bir algılama ortaya çıkabiliyor. Baştan söylemeliyim ki, aslında durumun feministlik ile ilgisi yok. Kadınlık ile ilgisi ise çok! Şöyle ki: Kadınların da yer aldığı toplumsal değişimler her zaman kalıcı ve etkili olur. Bazı kadınlar da bu değişimlerde çizgileri ile yer alıyor, ‘herkes için daha adil bir dünya’ hayali ile çiziyorlar. Örneğin, Birleşmis Milletler’in ‘Barış İçin Karikatür’ oluşumu kapsamında, New York’tan bir kadın karikatürist olan Liza Donnely, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye’den kadın meslektaşları ile bir araya gelerek ortak çizimler yapabiliyor.
Türkiye’nin ilk kadın karikatüristi kabul edilen Selma Emiroğlu’ndan günümüze dek, pek çok kadın karikatürist, mizah dergileri, karikatür kitapları veya gazete köşelerindeki küçük alanlarında bizlere günlük gülümsemeler sundular. Gülümsetirken de önemli mesajlar verdiler. Ramize Erer, Göksu Gül, Meral Onat, Gülay Batur, Çılgın Bediş’in çizeri Özden Öğrük, Piyale Madra... Maalesef, bugün basınımızda pek az sayıda karikatür yer almakta... Nedenlerini hepimiz biliyoruz. Halbuki karikatür, bir sayfa yazının anlatamadığını ‘3 cm’e 5 cm’ bir kutucukta ne güzel anlatıyor!
Madem “Değişimlerde kadınların rolü yadsınamaz” dedik, o zaman karikatürün hem medyada, hem de diğer görsel basında hak ettiği yeri bulabilmesinde, kadın karikatüristlerimize artık daha çok ihtiyaç var! ‘Yarın çocuklarımıza bırakacağımız Dünya’yı tanımladığımız zamanları yaşadığımız bu günlerde, karikatür sanatının ve karikatüristlerin, en az yazarlar kadar kamuoyu üzerinde etkili olduğuna inanıyorum. Kimi ‘çizer’, kimi ‘yazar’ ama korkmayın kıyamet bundan kopmaz!
Toplulukta cep muhabbeti
Son zamanlarda çok sık rastladığım bir sahne var; 2-3 kişi yemek yerken aralarından biri mutlaka cep telefonu ile konuşuyor. Konuştuğunu, hem aynı masada yediği insanlar hem de mekândaki diğer müşteriler dinlemek zorunda kalıyor. Aynı sahne bankalar için de geçerli. Sıra almış beklerken yanınızda oturan veya ayakta duran kişinin tüm konuşmasını dinleyebilirsiniz. Veya çocuk parkları! Anneler, bakıcılar sürekli telefonda! Ya alışveriş marketlerine ne demeli? Kasada, raflara bakarken, giysi seçerken sürekli bir ‘dış ses’ var! Sizi, arzunuz dışında onun hayatına dahil olmaya zorluyor! Gelen telefonu yanıtlamanız mutlaka gerekli ise, diğer insanlardan uzaklaştıktan sonra konuşmanızı tamamlayabilirsiniz.
Düşünceli ve nazik olmak, biraz rahatımızı kaçırıyor elbette! Kalk, uzaklaş, konuş, yerine dön filan, uzun işler! Ama unutmayın, bir gün siz de bir karı-koca kavgasını, bir çek senet anlaşmazlığını, bir sindirim zorluğu problemini, bir ‘kuaför saçımı yaktı şekerim’ muhabbetini; tam güzel ve romantik yemeğin ortasında, öğle tatilinde gözlerinizi kapattığınız güneşli bir bankta veya çocuğunuz ile hayattan çaldığınız birkaç huzurlu park dakikasında dinlemek zorunda kalabilirsiniz! Gelin, birbirimize zulüm etmeyelim. Zaten dolu kafaların istiap haddini doldurmayalım. Cep telefonlarımız ile kıyıda-köşede diğerlerini rahatsız etmeyecek şekilde konuşalım!
(26.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Japon Olmak
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
Japon olmak...
26 Mart 2011
Yazı Boyutu:
Japonya’yı ve Japonları tanıyor muyuz? Evet, evet, hani şu deprem ve tsunami felaketi üzerine bir de nükleer kabusu ile yürek dağlayan ülkenin çekik gözlü insanları... Ansiklopedik bilgilerle başlayalım yazımıza; Japonya ‘doğan güneşin ülkesi’ olarak bilinir. 3 binden fazla adadan oluşur. 128 milyonluk nüfusu ile, dünyanın en kalabalık ilk 10 ülkesi arasındadır. Kişi başına düşen gelir itibarı ile dünyanın Amerika’dan sonra en zengin ikinci ülkesidir. Teknoloji ve eğitimde ileri bir ulustur.
2011 Martı’nda dünyanın tanık olduğu en büyük depremi ve beraberinde gelen akıl almaz sorunları yaşamaktadır! Ama benim yazmak istediğim, Japonların deprem ve tsunami sonrası ekrana yansıyan vakur ve sessiz hallerinin hissettirdikleri... Gözümün önünden gitmeyen sahnelerden biri, sokaktaki insanların tek dizlerini yere koyup ölçeklerin bile ölçemediği büyüklükteki deprem anındaki tevekkülleri... Üyesi oldukları topluma karşı bilinçli, eğitimli, sorumlu vatandaş davranışlarını eksiksiz sergilemedeki başarıları...
Akdeniz coğrafyasının fevriliği ile Arap coğrafyasının dediğim dedik egoistliği arasına sıkışmış ülkemizde, en büyük ihtiyaç ‘duygu kontrolü’... Duygu kontrolü, Japonların küçük yaşta kazandıkları bir değer. Mütevazılıkları ile bilinen bu zarif kültürün insanları, sevinçte de üzüntüde de kendilerini kaybetmezler. Hem sevincini hem kızgınlığını havaya silah sıkarak gösteren toplumlar için aşağı görme amaçlı bir tanımlama ile nitelendirilebilecek bu hasletleri, özellikle doğal ve insan yapısı felaketlerin ardı ardına geldiği, maddi ve manevi dirençlerinin kırılma noktasına varabileceği bu kara günlerde, Japonya’yı ayakta tutan bir toplum değeridir.
Japonlar “Kao de warau kokoro de naku” (yüzü gülüyor fakat kalbi ağlıyor) der. Bu hafta tüm Japon yürekler ağlıyor. Onlarla birlikte bu ülkeden ekranlara ulaşan görüntüleri izleyen bizlerin de yüreği ağrıyor. Japon mitolojisi pek çok farklı hikâyeden oluşur; duruma en uygun olanını aktaralım: “Japonya’nın yaratılışı sırasında; İzanagi adlı bir erkek tanrı ve İzanami adlı bir dişi tanrıça varmış. Mit bu ya; İzanagi ile İzanami bir gökkuşağında cennetten inen ilk Japon çiftmiş. Cennet mücevherli bir mızrakla ilk okyanusu karıştırmışlar ve Japon adalarını yaratmışlar. Diğer tanrılar ve insanlar da bu çiftten doğmuş! ‘Ateş Tanrısı’ Kagutsuchi bu tanrılardan biri imiş. Ama hikâyenin bundan sonrası acıklı. İzanami, ateş tanrısı Kagutsuchi’yi doğururken yeraltı dünyası Yömi’ye inmiş, yani ölmüş! İzanami’yi kaybetmenin acısı ile İzanagi de oğlu Kagutsuchi’nin başını kesmiş!
Ardından da yeraltına inerek İzanami’yi ondan alan Yömi’nin savaşçıları ile savaşmış! Tekrar yeni bebekler yaratmak için yeryüzüne çıkarken de kötü savaşçıların gün ışığına çıkmasını önlemek için, iki dünya arasındaki tüneli büyük bir kaya ile kapatmış...’’ Mitolojinin gizli büyüsünde değerlendirirsek geçen haftaki deprem, İzanagi’nin yeryüzünü korumak için yeraltı dünyasının ağzına kapattığı bu büyük kayayı yerinden oynattı! Deprem, yeraltı tanrısı Yömi’nin ve onun kalbini yiyerek artık yeraltı dünyasına ait olan İzanami’nin insanoğlundan aldıkları intikamdır. Bugünlerdeki görüntülerde, İzanagi’nin çocukları olan Japonların, Yömi’nin karanlık güçleri ile süregelen savaşını görüyoruz. Tüm inançların yaratıcı güçleri onlara yardım etsin.
Brezilya’nın Elif’i
Hepimizin anımsadığı ‘Simyacı’ kitabının yazarı Paulo Coelho, bize Türk milleti olarak çok tanıdık gelen bir isim verdiği yeni kitabını yayınladı; ‘Elif’... Elif, kitaptaki bir karakterin adı değil. Ama kitapta bir Türk kadını da var. Hilal... “Peki Elif adı nereden çıktı?” derseniz, ‘Elif’ kitapta her şeyin başladığı, zaman ve mekan kavramlarının olmadığı boyut. Hilal ve Coelho’nun, Sibirya’da çıktıkları maceradan bile önce, ruhlarının birbirine aşina olduğu boyutu temsil ediyor. Brezilya, Rusya, Türkiye gibi farklı coğrafyaları harmanlayan kitap, haftanın ilginç okumalarından...
Çöpe atılan bebekler
Çok acı bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum: Çöpe atılan, sokağa terk edilen bebekler... Argo adları ile ‘piçler’! Korkunç bir kelime değil mi? Kaba, sevgisiz, nefret dolu bir tabir! Oysa bebek onlar! Bir bebeği kokladığınızda ‘nefret’ doğabilecek en son duygudur. Bir de onları doğurup atanlar var. Belli ki çaresiz, korkuyor ve yalnız... Çoğu 9 ay 10 gün hamileliğini gizliyor ailesinden. Nasıl yapabiliyorlar, o aileler nasıl anlamıyor, bilemiyorum; ama saklamayı başarıyorlar. Aslında ‘başarmak’ yanlış fiil. Çünkü başarı olarak adlandırılabilecek bir durum yok ortada.
‘Saklamayı kotarıyorlar’ diyelim en iyisi. Çoğu, kavga edilen evlerin şiddet dolu ortamında sevgisiz büyümüş çocuklar. Gençlik dürtülerini, bedenlerinin reaksiyonlarını, dövmeden kalkan elden gelen ilk yumuşak ten temasını, sevgi ile aşk ile karıştırıyorlar. Yapıyorlar bir hata. Büyük bir hata. Kendisi gibi 15-20 yaş aralığındaki erkek arkadaşlarından hamile kalıyorlar! İki çocuk da söyleyemiyor ailelere... Gizli saklı, banyoda, okulda, hastane tuvaletinde doğuruyorlar! Daha doğrusu ‘kız’ doğuruyor! Sonra, ya çöpe atıyorlar bebeği ya camii avlusuna veya sokağa...Gerçekten çaresizlikle geçen, uzun ve korkulu bir bekleyiş nedeniyle akıllarını kaybetme raddesine gelmiş şolan bazıları da yakıyor bebekleri!
Evet, anımsadınız o haberi değil mi? Unutmak istiyor hafıza ama vicdan unutamıyor bu hikâyeleri. Bu ‘istenmeyen’ bebekleri korumanın bir yolu olmalı. Toplumsal örf ve adetlere, aile ve geleneklere rağmen hâlâ doğuyor bu bebekler. O zaman ‘ölmelerini’ önlemek zorundayız! İsmini, cismini saklamak isteyen, ‘kendi çocuk’ anneleri veya babaları tarafından, sorgusuz sualsiz teslim edilebilecekleri bir sistem oluşturulmalı.
Sırf bebeği kurtarmaya odaklı bir sistem... Anneyi, babayı kayıt altına almayacak, ilerde arayıp sormayacak, onların da ailelerini bebekten haberdar etmeyecek bir sistem. Veya bu kayıtları ‘gizli, mühürlü’ saklayacak bir sistem. Mühürleri ancak mahkeme kaydıyla açılabilecek bir sistem! O zaman ‘duyulmasın’ korkusu ile bebekleri öldürmez ya da sokağa terk etmez anneler. ‘İsimsiz’ anne olarak, devlete emanet eder bebeğini. Genç anaları töreye, bebeleri ‘terkedilmişliğe’ kurban etmemek için, gelin düşünelim çareleri... Çünkü böyle bir sorun da var ülkemizde!
(19.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
incitulpar@gmail.com
Japon olmak...
26 Mart 2011
Yazı Boyutu:
Japonya’yı ve Japonları tanıyor muyuz? Evet, evet, hani şu deprem ve tsunami felaketi üzerine bir de nükleer kabusu ile yürek dağlayan ülkenin çekik gözlü insanları... Ansiklopedik bilgilerle başlayalım yazımıza; Japonya ‘doğan güneşin ülkesi’ olarak bilinir. 3 binden fazla adadan oluşur. 128 milyonluk nüfusu ile, dünyanın en kalabalık ilk 10 ülkesi arasındadır. Kişi başına düşen gelir itibarı ile dünyanın Amerika’dan sonra en zengin ikinci ülkesidir. Teknoloji ve eğitimde ileri bir ulustur.
2011 Martı’nda dünyanın tanık olduğu en büyük depremi ve beraberinde gelen akıl almaz sorunları yaşamaktadır! Ama benim yazmak istediğim, Japonların deprem ve tsunami sonrası ekrana yansıyan vakur ve sessiz hallerinin hissettirdikleri... Gözümün önünden gitmeyen sahnelerden biri, sokaktaki insanların tek dizlerini yere koyup ölçeklerin bile ölçemediği büyüklükteki deprem anındaki tevekkülleri... Üyesi oldukları topluma karşı bilinçli, eğitimli, sorumlu vatandaş davranışlarını eksiksiz sergilemedeki başarıları...
Akdeniz coğrafyasının fevriliği ile Arap coğrafyasının dediğim dedik egoistliği arasına sıkışmış ülkemizde, en büyük ihtiyaç ‘duygu kontrolü’... Duygu kontrolü, Japonların küçük yaşta kazandıkları bir değer. Mütevazılıkları ile bilinen bu zarif kültürün insanları, sevinçte de üzüntüde de kendilerini kaybetmezler. Hem sevincini hem kızgınlığını havaya silah sıkarak gösteren toplumlar için aşağı görme amaçlı bir tanımlama ile nitelendirilebilecek bu hasletleri, özellikle doğal ve insan yapısı felaketlerin ardı ardına geldiği, maddi ve manevi dirençlerinin kırılma noktasına varabileceği bu kara günlerde, Japonya’yı ayakta tutan bir toplum değeridir.
Japonlar “Kao de warau kokoro de naku” (yüzü gülüyor fakat kalbi ağlıyor) der. Bu hafta tüm Japon yürekler ağlıyor. Onlarla birlikte bu ülkeden ekranlara ulaşan görüntüleri izleyen bizlerin de yüreği ağrıyor. Japon mitolojisi pek çok farklı hikâyeden oluşur; duruma en uygun olanını aktaralım: “Japonya’nın yaratılışı sırasında; İzanagi adlı bir erkek tanrı ve İzanami adlı bir dişi tanrıça varmış. Mit bu ya; İzanagi ile İzanami bir gökkuşağında cennetten inen ilk Japon çiftmiş. Cennet mücevherli bir mızrakla ilk okyanusu karıştırmışlar ve Japon adalarını yaratmışlar. Diğer tanrılar ve insanlar da bu çiftten doğmuş! ‘Ateş Tanrısı’ Kagutsuchi bu tanrılardan biri imiş. Ama hikâyenin bundan sonrası acıklı. İzanami, ateş tanrısı Kagutsuchi’yi doğururken yeraltı dünyası Yömi’ye inmiş, yani ölmüş! İzanami’yi kaybetmenin acısı ile İzanagi de oğlu Kagutsuchi’nin başını kesmiş!
Ardından da yeraltına inerek İzanami’yi ondan alan Yömi’nin savaşçıları ile savaşmış! Tekrar yeni bebekler yaratmak için yeryüzüne çıkarken de kötü savaşçıların gün ışığına çıkmasını önlemek için, iki dünya arasındaki tüneli büyük bir kaya ile kapatmış...’’ Mitolojinin gizli büyüsünde değerlendirirsek geçen haftaki deprem, İzanagi’nin yeryüzünü korumak için yeraltı dünyasının ağzına kapattığı bu büyük kayayı yerinden oynattı! Deprem, yeraltı tanrısı Yömi’nin ve onun kalbini yiyerek artık yeraltı dünyasına ait olan İzanami’nin insanoğlundan aldıkları intikamdır. Bugünlerdeki görüntülerde, İzanagi’nin çocukları olan Japonların, Yömi’nin karanlık güçleri ile süregelen savaşını görüyoruz. Tüm inançların yaratıcı güçleri onlara yardım etsin.
Brezilya’nın Elif’i
Hepimizin anımsadığı ‘Simyacı’ kitabının yazarı Paulo Coelho, bize Türk milleti olarak çok tanıdık gelen bir isim verdiği yeni kitabını yayınladı; ‘Elif’... Elif, kitaptaki bir karakterin adı değil. Ama kitapta bir Türk kadını da var. Hilal... “Peki Elif adı nereden çıktı?” derseniz, ‘Elif’ kitapta her şeyin başladığı, zaman ve mekan kavramlarının olmadığı boyut. Hilal ve Coelho’nun, Sibirya’da çıktıkları maceradan bile önce, ruhlarının birbirine aşina olduğu boyutu temsil ediyor. Brezilya, Rusya, Türkiye gibi farklı coğrafyaları harmanlayan kitap, haftanın ilginç okumalarından...
Çöpe atılan bebekler
Çok acı bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum: Çöpe atılan, sokağa terk edilen bebekler... Argo adları ile ‘piçler’! Korkunç bir kelime değil mi? Kaba, sevgisiz, nefret dolu bir tabir! Oysa bebek onlar! Bir bebeği kokladığınızda ‘nefret’ doğabilecek en son duygudur. Bir de onları doğurup atanlar var. Belli ki çaresiz, korkuyor ve yalnız... Çoğu 9 ay 10 gün hamileliğini gizliyor ailesinden. Nasıl yapabiliyorlar, o aileler nasıl anlamıyor, bilemiyorum; ama saklamayı başarıyorlar. Aslında ‘başarmak’ yanlış fiil. Çünkü başarı olarak adlandırılabilecek bir durum yok ortada.
‘Saklamayı kotarıyorlar’ diyelim en iyisi. Çoğu, kavga edilen evlerin şiddet dolu ortamında sevgisiz büyümüş çocuklar. Gençlik dürtülerini, bedenlerinin reaksiyonlarını, dövmeden kalkan elden gelen ilk yumuşak ten temasını, sevgi ile aşk ile karıştırıyorlar. Yapıyorlar bir hata. Büyük bir hata. Kendisi gibi 15-20 yaş aralığındaki erkek arkadaşlarından hamile kalıyorlar! İki çocuk da söyleyemiyor ailelere... Gizli saklı, banyoda, okulda, hastane tuvaletinde doğuruyorlar! Daha doğrusu ‘kız’ doğuruyor! Sonra, ya çöpe atıyorlar bebeği ya camii avlusuna veya sokağa...Gerçekten çaresizlikle geçen, uzun ve korkulu bir bekleyiş nedeniyle akıllarını kaybetme raddesine gelmiş şolan bazıları da yakıyor bebekleri!
Evet, anımsadınız o haberi değil mi? Unutmak istiyor hafıza ama vicdan unutamıyor bu hikâyeleri. Bu ‘istenmeyen’ bebekleri korumanın bir yolu olmalı. Toplumsal örf ve adetlere, aile ve geleneklere rağmen hâlâ doğuyor bu bebekler. O zaman ‘ölmelerini’ önlemek zorundayız! İsmini, cismini saklamak isteyen, ‘kendi çocuk’ anneleri veya babaları tarafından, sorgusuz sualsiz teslim edilebilecekleri bir sistem oluşturulmalı.
Sırf bebeği kurtarmaya odaklı bir sistem... Anneyi, babayı kayıt altına almayacak, ilerde arayıp sormayacak, onların da ailelerini bebekten haberdar etmeyecek bir sistem. Veya bu kayıtları ‘gizli, mühürlü’ saklayacak bir sistem. Mühürleri ancak mahkeme kaydıyla açılabilecek bir sistem! O zaman ‘duyulmasın’ korkusu ile bebekleri öldürmez ya da sokağa terk etmez anneler. ‘İsimsiz’ anne olarak, devlete emanet eder bebeğini. Genç anaları töreye, bebeleri ‘terkedilmişliğe’ kurban etmemek için, gelin düşünelim çareleri... Çünkü böyle bir sorun da var ülkemizde!
(19.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Voltaj Canavari
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
'Voltaj Canavarı' ziyarete geldi!
12 Mart 2011
Yazı Boyutu:
Geçen hafta sabaha karşı 03.00 sularında alt sokakta çalmaya başlayan alarm beni yatağımdan sıçrattı! Gidip gelen elektrik yüzünden bozulan ev alarmı, gece karanlığında canhıraş bir şekilde bağırıyordu. Bir süre sonra yaygarası kesildi ama kaçan uyku, sabaha kadar tekrar uğramadı. Sabah sürünerek kalkıp buzdolabının kapağını açınca da beynimin alarmı çalmaya başladı! Henüz garanti kapsamındaki buzdolabının beyni, gelip giden elektrik ve yarattığı voltaj problemi yüzünden bozulmuş!
Gelen servis “Yenisinin merkezden ısmarlanıp gelmesi ve takılması 5-6 günü bulacak” dedi. Alt depoda yardımcımın evine doğru yapacağı ebedi yolculuğunu beklemekte olan emektar Bosch tekrar mutfaktaki yerine taşındı. O anda, çıkardığı gürültü ile trenleri aratmayan eski buzdolabımın yüzünde müstehzi bir gülüş gördüğüme neredeyse yemin edebilirim! Tam “Sabah haberlerini açayım” dediğimde ise yine ‘voltaj canavarı’nın icraatı olduğundan şüphe duymadığım bir marifet sayesinde, DigiTürk kartının tüm paket bilgilerinin uçmuş olduğunu keşfettim! Kanalların hiçbiri açılmıyordu!
Buzdolabı servisini uğurlayıp da daha arkalarından ferah sularını dökemeden DigiTürk servisi kapıyı çaldı. ‘Gel, gel, kim olursan gel; yeter ki tamir et’ temennisi ile onları da buyur ettik! Tam o sırada sabah servisi için gelen meşhur Mehmet Efendi “Abla, kazan arıza yaptı, elektrik neyim pompaları attırmış, suları kesiyom” dedi! Teknolojik hiçbir parçası olmamasına rağmen, takdir edersiniz ki ev için önemli bir fonksiyona sahip olan tuvalet sifonu da ‘benim neyim eksik ayol, bir de ben bozulayım bari’ dedi ve bozuldu. Alt sokaktaki tesisatçıyı da çağırdım! Gelen giden elektrikten başı dönen modem ile bilgisayar da birbirine küsüp konuşmamaya başlayınca, TTnet Yardım Hattı (0212 444 0 375) ile hoş görüşmelerimiz oldu!
Hani yetkililer bizi ‘Şifre ve parolalarınızı bir yere yazmayın’ diye uyarıyor ya sevgili Çepeçevre okurları; söz konusu internet aboneliğiniz olunca mutlaka yazın! TTnet Yardım Hattı’nın ‘yardım’ etmesi için, bir sürü şifre ve parola biliyor olmanız gerekiyor çünkü. Bizde âdettir biliyorsunuz, çalışan ustalara çay ikram edilir. Tam çaydanlığı ateşe oturtmuştum ki acilen(!) sinemaya gitmek isteyen ve evin içinde her kapıdan fırlayan usta, tesisatçı, teknisyen, tekniker, elektrikçileri umursamayan çocuklarımın, Behzat Ç.’den daha etkili sorgulama taktikleri bildiğini keşfettim!
Neyse ki 3 saat süren karambol sonucu; TV, eski buzdolabı, sifon, modem, bilgisayar çalışmaya başladı. Çocuklara öğlen yemeği yedirip TV’nin karşısına yollandıktan sonra bir bardak bitki çayı içtim, bildiğim tüm Uzakdoğu meditasyon nefeslerini alıp verdim. Gün ortasında ancak açabildiğim gazetede ilk gözüme çarpan haber ise; ‘Zorunlu elektrik kesintileri gündemde’ oldu. Ne diyeyim, Alessandro Volta’nın ruhu şad olsun!
Cemre düştü!
Ülkenin ve içinde bulunduğu coğrafyanın gündemi kasvetli. İnsanların omzunda geçim derdi, gelecek kaygısı... Ve bunları zerre kadar takmadan döngüsüne devam eden Toprak Ana... Bu hafta Yörük gelininin (nam-ı diğer bahar dalı) ilk çiçeğini gördüm. Artık gözüm erik ağaçlarında... Tomurcuklar belirmiş bile dallarda... Göçmen kuşlar kuzeye dönüş hazırlığında... Leylek sürülerinin ise eli kulağında... İlkyaz gelmek üzere. Yine, yeniden uyanacak doğa... Bazı canlar ise göremeyecek bu uyanışı. Onlar yitip gittiler başka ‘uyanışların’ koynunda. Devrimler, ayaklanmalar ve diktatörler onları toprağa yatırdılar. Üstlerinden gelip geçerken mevsimler, ruhları dolaşacak ebediyetin zamansızlığında... Artık kış güzeli çulhaların boyun bükme zamanı. Yorgun yüzlerinden süzülen yağmurun gözyaşları, bu ruhların yasını tutmak içindir belki de... Sarı güller çıkarmışken başını, mimozalar öbeklenirken dallarda, ötücü minik kanatların eşleşme cıvıltıları duyulurken etrafta; düşen tüm cemrelerin anısına selam olsun... Kalın sağlıcakla.
Fırsat siteleri
İnternet üzerinden indirimli satışlar yapan ‘fırsat siteleri’ni keşfettik! Bu keşifle, bir yandan internet üzerinden ticaret yaygınlaşırken diğer yandan da daha önce yüksek fiyat yüzünden deneyemediklerimize ulaşıyoruz. Brezilya fönü, 5 seans binicilik dersi, 10 seans pasif jimnastik, 2 gece Kapadokya’da konaklama, drama atölyesi, 5 seans cilt bakımı... Liste uzayıp gidiyor. Fırsatların hepsi akıl almaz fiyatlarla satışa sunuluyor. Orijinal fiyatı 1.100 TL olan incelme paketi yüzde 98 indirimle 100 TL! “Nasıl yani” deyip atlıyoruz üstüne! Daha ilk fırsatın alışını tamamlamadan yeni birinin anonsu geliyor mesaj kutularımıza. İşin güzel yanı, siteler Türkiye bazında hizmet veriyor. Şehir seçeneğini değiştirince bulunduğunuz ildeki tüm süper fırsatlar karşınızda! İnternette ‘fırsat siteleri’ başlığı altında arama yaptığınızda, o gün içindeki indirimlerden haberiniz oluyor. Özellikle indirimlere meraklı hanımların dikkatle izlediği bu siteler sayesinde iş yerleri de canlandı. Ne de olsa ‘sürümden’ kazanıyorlar, nakit akışları canlanıyor. Sözün kısası; alan memnun, satan memnun.
Tuzda levrek
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin, balığın en bol olduğu mevsimindeyiz. Lüferin soyunu tüketmemek için sarıkanat ve çinekop yemiyoruz! Diğer tüm balıkları bu mevsimde gönül rahatlığı ile yiyebilirsiniz. Bugün kolay, lezzetli, çabuk ve denenmiş ‘tuzda levrek’ tarifi paylaşacağım sizinle.
4 KİŞİLİK BİR AİLE İÇİN: 1 adet (asgari 1 kg) levrek yeterli. Ayrıca; 2 kg tuz (tercihan kalın tuz, balıkçılarda bulunuyor), 3 yumurtanın sadece beyazı, tane karabiber, alüminyum folyo gerekiyor.
SOSU İÇİN: 1/2 çay bardağı limon suyu, 1/2 çay bardağı zeytinyağı, 1 çay kaşığı çok ince kıyılmış maydanoz...
YAPILIŞI ŞÖYLE: Karnı temizlenmiş ama pulları temizlenmemiş levreği kanı gidinceye kadar yıkayın ve suyunu süzmesi için kenara koyun. Balığı alacak büyüklükteki fırın tepsisine alüminyum folyoyu serin. Yumurtaların beyazını az su ile karıştırıp tuza katın. Böylece hamurlaşmış tuz bulamacınız olacak. Bunun üçte birini folyonun üstüne, balık büyüklüğünü biraz geçecek şekilde serip üzerine balığı yerleştirin.
Balığın karnına tane karabiber koyup folyo parçası ile kapatın. Tuz balığın içine girmemeli. Kalan tuzu, balığı kalınca örtecek tarzda döküp elinizle şekillendirin. 200 dereceye ayarlanmış fırına koyun. Yarım saat sonra fırının ısısını 180 dereceye düşürün. Yaklaşık 40 dakika sonra tepsiyi çıkarıp balığın üzerindeki tuz tabakasını sert bir aletle kırın.
Balığı dağıtmadan deriyi kenarından açıp etini tabaklara dağıtın. İstenirse üzerine az miktarda sos ilave edin. Yanında yeşil salata ile sıcak servis yapın. Afiyet olsun..
(05.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
incitulpar@gmail.com
'Voltaj Canavarı' ziyarete geldi!
12 Mart 2011
Yazı Boyutu:
Geçen hafta sabaha karşı 03.00 sularında alt sokakta çalmaya başlayan alarm beni yatağımdan sıçrattı! Gidip gelen elektrik yüzünden bozulan ev alarmı, gece karanlığında canhıraş bir şekilde bağırıyordu. Bir süre sonra yaygarası kesildi ama kaçan uyku, sabaha kadar tekrar uğramadı. Sabah sürünerek kalkıp buzdolabının kapağını açınca da beynimin alarmı çalmaya başladı! Henüz garanti kapsamındaki buzdolabının beyni, gelip giden elektrik ve yarattığı voltaj problemi yüzünden bozulmuş!
Gelen servis “Yenisinin merkezden ısmarlanıp gelmesi ve takılması 5-6 günü bulacak” dedi. Alt depoda yardımcımın evine doğru yapacağı ebedi yolculuğunu beklemekte olan emektar Bosch tekrar mutfaktaki yerine taşındı. O anda, çıkardığı gürültü ile trenleri aratmayan eski buzdolabımın yüzünde müstehzi bir gülüş gördüğüme neredeyse yemin edebilirim! Tam “Sabah haberlerini açayım” dediğimde ise yine ‘voltaj canavarı’nın icraatı olduğundan şüphe duymadığım bir marifet sayesinde, DigiTürk kartının tüm paket bilgilerinin uçmuş olduğunu keşfettim! Kanalların hiçbiri açılmıyordu!
Buzdolabı servisini uğurlayıp da daha arkalarından ferah sularını dökemeden DigiTürk servisi kapıyı çaldı. ‘Gel, gel, kim olursan gel; yeter ki tamir et’ temennisi ile onları da buyur ettik! Tam o sırada sabah servisi için gelen meşhur Mehmet Efendi “Abla, kazan arıza yaptı, elektrik neyim pompaları attırmış, suları kesiyom” dedi! Teknolojik hiçbir parçası olmamasına rağmen, takdir edersiniz ki ev için önemli bir fonksiyona sahip olan tuvalet sifonu da ‘benim neyim eksik ayol, bir de ben bozulayım bari’ dedi ve bozuldu. Alt sokaktaki tesisatçıyı da çağırdım! Gelen giden elektrikten başı dönen modem ile bilgisayar da birbirine küsüp konuşmamaya başlayınca, TTnet Yardım Hattı (0212 444 0 375) ile hoş görüşmelerimiz oldu!
Hani yetkililer bizi ‘Şifre ve parolalarınızı bir yere yazmayın’ diye uyarıyor ya sevgili Çepeçevre okurları; söz konusu internet aboneliğiniz olunca mutlaka yazın! TTnet Yardım Hattı’nın ‘yardım’ etmesi için, bir sürü şifre ve parola biliyor olmanız gerekiyor çünkü. Bizde âdettir biliyorsunuz, çalışan ustalara çay ikram edilir. Tam çaydanlığı ateşe oturtmuştum ki acilen(!) sinemaya gitmek isteyen ve evin içinde her kapıdan fırlayan usta, tesisatçı, teknisyen, tekniker, elektrikçileri umursamayan çocuklarımın, Behzat Ç.’den daha etkili sorgulama taktikleri bildiğini keşfettim!
Neyse ki 3 saat süren karambol sonucu; TV, eski buzdolabı, sifon, modem, bilgisayar çalışmaya başladı. Çocuklara öğlen yemeği yedirip TV’nin karşısına yollandıktan sonra bir bardak bitki çayı içtim, bildiğim tüm Uzakdoğu meditasyon nefeslerini alıp verdim. Gün ortasında ancak açabildiğim gazetede ilk gözüme çarpan haber ise; ‘Zorunlu elektrik kesintileri gündemde’ oldu. Ne diyeyim, Alessandro Volta’nın ruhu şad olsun!
Cemre düştü!
Ülkenin ve içinde bulunduğu coğrafyanın gündemi kasvetli. İnsanların omzunda geçim derdi, gelecek kaygısı... Ve bunları zerre kadar takmadan döngüsüne devam eden Toprak Ana... Bu hafta Yörük gelininin (nam-ı diğer bahar dalı) ilk çiçeğini gördüm. Artık gözüm erik ağaçlarında... Tomurcuklar belirmiş bile dallarda... Göçmen kuşlar kuzeye dönüş hazırlığında... Leylek sürülerinin ise eli kulağında... İlkyaz gelmek üzere. Yine, yeniden uyanacak doğa... Bazı canlar ise göremeyecek bu uyanışı. Onlar yitip gittiler başka ‘uyanışların’ koynunda. Devrimler, ayaklanmalar ve diktatörler onları toprağa yatırdılar. Üstlerinden gelip geçerken mevsimler, ruhları dolaşacak ebediyetin zamansızlığında... Artık kış güzeli çulhaların boyun bükme zamanı. Yorgun yüzlerinden süzülen yağmurun gözyaşları, bu ruhların yasını tutmak içindir belki de... Sarı güller çıkarmışken başını, mimozalar öbeklenirken dallarda, ötücü minik kanatların eşleşme cıvıltıları duyulurken etrafta; düşen tüm cemrelerin anısına selam olsun... Kalın sağlıcakla.
Fırsat siteleri
İnternet üzerinden indirimli satışlar yapan ‘fırsat siteleri’ni keşfettik! Bu keşifle, bir yandan internet üzerinden ticaret yaygınlaşırken diğer yandan da daha önce yüksek fiyat yüzünden deneyemediklerimize ulaşıyoruz. Brezilya fönü, 5 seans binicilik dersi, 10 seans pasif jimnastik, 2 gece Kapadokya’da konaklama, drama atölyesi, 5 seans cilt bakımı... Liste uzayıp gidiyor. Fırsatların hepsi akıl almaz fiyatlarla satışa sunuluyor. Orijinal fiyatı 1.100 TL olan incelme paketi yüzde 98 indirimle 100 TL! “Nasıl yani” deyip atlıyoruz üstüne! Daha ilk fırsatın alışını tamamlamadan yeni birinin anonsu geliyor mesaj kutularımıza. İşin güzel yanı, siteler Türkiye bazında hizmet veriyor. Şehir seçeneğini değiştirince bulunduğunuz ildeki tüm süper fırsatlar karşınızda! İnternette ‘fırsat siteleri’ başlığı altında arama yaptığınızda, o gün içindeki indirimlerden haberiniz oluyor. Özellikle indirimlere meraklı hanımların dikkatle izlediği bu siteler sayesinde iş yerleri de canlandı. Ne de olsa ‘sürümden’ kazanıyorlar, nakit akışları canlanıyor. Sözün kısası; alan memnun, satan memnun.
Tuzda levrek
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin, balığın en bol olduğu mevsimindeyiz. Lüferin soyunu tüketmemek için sarıkanat ve çinekop yemiyoruz! Diğer tüm balıkları bu mevsimde gönül rahatlığı ile yiyebilirsiniz. Bugün kolay, lezzetli, çabuk ve denenmiş ‘tuzda levrek’ tarifi paylaşacağım sizinle.
4 KİŞİLİK BİR AİLE İÇİN: 1 adet (asgari 1 kg) levrek yeterli. Ayrıca; 2 kg tuz (tercihan kalın tuz, balıkçılarda bulunuyor), 3 yumurtanın sadece beyazı, tane karabiber, alüminyum folyo gerekiyor.
SOSU İÇİN: 1/2 çay bardağı limon suyu, 1/2 çay bardağı zeytinyağı, 1 çay kaşığı çok ince kıyılmış maydanoz...
YAPILIŞI ŞÖYLE: Karnı temizlenmiş ama pulları temizlenmemiş levreği kanı gidinceye kadar yıkayın ve suyunu süzmesi için kenara koyun. Balığı alacak büyüklükteki fırın tepsisine alüminyum folyoyu serin. Yumurtaların beyazını az su ile karıştırıp tuza katın. Böylece hamurlaşmış tuz bulamacınız olacak. Bunun üçte birini folyonun üstüne, balık büyüklüğünü biraz geçecek şekilde serip üzerine balığı yerleştirin.
Balığın karnına tane karabiber koyup folyo parçası ile kapatın. Tuz balığın içine girmemeli. Kalan tuzu, balığı kalınca örtecek tarzda döküp elinizle şekillendirin. 200 dereceye ayarlanmış fırına koyun. Yarım saat sonra fırının ısısını 180 dereceye düşürün. Yaklaşık 40 dakika sonra tepsiyi çıkarıp balığın üzerindeki tuz tabakasını sert bir aletle kırın.
Balığı dağıtmadan deriyi kenarından açıp etini tabaklara dağıtın. İstenirse üzerine az miktarda sos ilave edin. Yanında yeşil salata ile sıcak servis yapın. Afiyet olsun..
(05.03.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
'Kadin' Öldü!
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
'KADIN' ÖLDÜ!
19 Mart 2011
Yazı Boyutu:
Bu yıl özellikle ‘kadın cinayetleri’ ile kıpkırmızı olmuş bir 8 Mart vardı karşımızda.
Yıl başladığından beri geçen 65 gün içinde öldürülen kadın sayısı 25’den fazla!
Çoğunun canını alan, canından can vererek doğurduğu çocukların babası...
Geride kalan, yüzlerce çocuk ve akıllarından silemedikleri, yere sızan analarının kırmızı kanının görüntüsü...
Birkaç yıl geriye gidelim. 2002 yılında 66 kadın öldürülmüş, 2004 yılında 164, 2006 yılında 663!
2007 yılında bu rakam 1011’e çıkmış!
Bu sayılar sadece sayı değil, hepsi toprağa bırakılan beyaz kefenleri kanlanmasın diye, vücutları önce plastikle sarmalanmış kadınlar!
Kimi çalışan, kimi eğitimsiz, kimi türbanlı, kiminin saçı açık, kiminin yaşı 23, kimininki 60...
Ortak özellikleri ise ‘öldürülmüş kadın’ olmaları. Sakine, İpek, Songül, Ayşe, Arzu, Hacer, Gülhan, Remziye, Adile, İrem, Gültekiye, Gülistan, Hamidiye, Gülhan, Güldünya, Hatice... Ve daha niceleri... Son 8 senede bu konuda yayınlanmış istatistikleri incelerken kara bulutlar doluyor içime.
Sonra bir rakamda, bir umut ışığı görüyorum. Eğitimi olmayan veya ilköğretimi tamamlamamış kadınların yüzde 56’sı şiddete maruz kalırken bu oran, lise ve daha yüksek eğitim almış kadınlarda yüzde 22,72’e düşüyor! ‘İşte!’ diyorum. ‘Yanıt bu olmalı!’ Sanırım ‘eğitim’ çözüme ulaşan yolun başlangıcı...
Okuyun çocuklar!
Annesi katledilmiş,
Annesi dayak yiyen,
Annesi tecavüze uğramış,
Annesi her gün sözlü tacize hedef olan,
Henüz canı alınmamışken, tüm bu kötü tecrübeler nedeniyle ortalıkta cansız bir ruh gibi dolaşan anaların evlatları, okuyun!
Diyorlar ki, “Kızlar okumalı!”
Evet, ama yetmez!
Erkekler de okumalı!
Her ne kadar ‘okumuşluğun’ erkeklerde ‘yetiştirilme kodlarını değiştirmediği ile ilgili’ araştırmalar varsa da, siz yine okuyun!
Okuyun ki, silahın ‘çözüm’ değil, ‘son’ olduğunu bilin.
En çarpıcı araştırmaya ise, TÜBİTAK’ın desteklediği bir çalışmada Doçent Dr. Mazhar Bağlı’nın yazdıklarında rastlıyorum.
Diyor ki; “Cezaevlerinde yaptığımız araştırmalar sonucunda; töre ve namus cinayeti faillerinin çoğunun, işledikleri cinayetten pişmanlık duymadığı tespit edilmiştir!”
İşte bu tek cümle fena sarsıyor beni. Bir can almak ve sonrasında pişmanlık duymamak!?!
Bu nasıl bir ‘öğretilmiş vicdansızlık’tır?
Son günlerde bu konu pek çok köşe yazarı tarafından yazıldı. Her yazının başında aynı istatistik; ‘Son yedi ayda öldürülen kadınların sayısı 246...’
Buradaki zaman aralığını açalım ve şu ürpertici sayı ile karşılaşalım; 4375 kadın!
Evet, Türkiye’de son 10 yılda kayıtlara ‘öldürüldü’ olarak geçen sayı 4375 kadındır!
Eğer siz de şiddet gören bir kadınsanız, lütfen şu telefon numarasını ezberleyin; ALO 183 Hattı.
En kısa sürede bu telefonu arayıp durumunuzu anlatın. Ayrıca Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın da iletişim bilgilerini bir kez daha duyuralım. Telefon: (0212) 292 51 31 ve 32. E mail: morcati@ttmail.com
CEZAEVİ PATİLERİ
Amerika’yı seversiniz veya sevmezsiniz ama bu ulusun çok orijinal sosyal projeler üretmekte üstüne yok! Şimdi bu kanıya nasıl vardığımı açıklamaya çalışacağım; ülkemizde ‘insan hakları’ kadar vahim durumda olan bir başka konu da ‘hayvan hakları’, dolayısı ile sokak ve barınak köpeklerinin içler acısı hali! Evcil hayvan sahibi olmadan büyümüş bir toplum olduğumuz için, köpekleri sokakta görmek bize pek de garip gelmiyor. Hatta normal karşılıyoruz! Aynı civarda, üç veya beş tane oldular mı da hemen barınaklara gönderilsinler istiyoruz.
Bu konuda bir avuç insanın yaptığı özverili çalışma da onların ‘egzantrik’ ruh hallerine mal ediliyor. Asıl normal olmayan ‘hayvan sevgisizliği’ iken, bizde ‘hayvansever’ olmak bir gariplik, bir lüks, bir elitlik özentisi gibi algılanıyor!
Amerika ise, sokak köpeklerini ‘çalışan köpek’ (güvenlik, koku belirleme, arama, iz sürme vs gibi görevlerde kullanılan köpekler) olarak eğitmenin, toplumun bir parçası haline getirmenin yollarını arıyor. Hem de neredeyse 30 yıldır!
Amerikan LifeTime Kanalı’nda izlediğim rahibe Pauline Quinn’in biyografisinde, sokak köpekleri ile cezaevi mahkûmlarının birlikte çalışarak ortaya çıkardıkları çok özel bir projeden bahsediliyordu. Belirli nitelikleri taşıdığına psikologlarca kanaat getirilen mahkûmlara, birer sokak köpeği zimmetleniyor. Mahkûmların görevi, bu köpeklerini önce rehabilite etmek, sonra da olumlu motivasyon araçları kullanarak değişik görevler için eğitmek.
Başlangıçta eğitimci olarak sadece kadın mahkûmlar kullanılırken şimdi erkek mahkûmları da kapsıyor program. Sistem, Amerika’nın pek çok eyaletindeki cezaevlerinde başarı ile uygulanıyor. Eğitilen köpeklerden karakter ve algı testlerini geçenler ya ailelere ya da resmi ve sosyal kurumlara veriliyor. Mahkûmların ‘köpek eğitmen eğitimi’ almaları ile başlayan süreç, köpekler mezun olana dek, yaklaşık 2 senelik bir ortak çalışmayı gerektiriyor. Başlangıçta köpeklerin sokaktan, barınaklardan kurtulması esas olarak amaçlanmış. Fakat proje ilerledikçe, aslında mahkûm için de mükemmel bir rehabilitasyon olduğu anlaşılmış. Ruh hallerinde bariz iyileşme görülmüş ve pilot cezaevlerindeki disiplin suçlarında azalma olduğu tespit edilmiş. Ülkemizdeki cezaevi koşullarında böylesi bir rehabilitasyon projesi yapılabilir mi? Bilemiyorum. Sanki ütopik bir düşünce gibi geliyor. Ama bir yandan da diyorum ki ‘Amerikalı tam 30 senedir bunu yapıyorsa, biz de en azından niye denemeyelim?’
Ayrıca barınaklara terk edilen, çoğu daha önce aile sahibi olan cins cins köpek de bu tip eğitim programları ile eğitilip yeniden sahiplendirilebilir.
Kimbilir, belki de aralarından uygun karakter ve ruh yapısına sahip bir Golden, bir Labrador veya bir Alman Kurdu; engelli bir çocuğa arkadaşlık edebilir, birbirlerine sevgi ve pozitif enerji aktarabilirler.
‘SÖZ’
Söz cambazı Sunay Akın’ın ‘Söz’ gösterisini izledim.
Kitaplarını ve oyuncak müzesini pek sevdiğim Sunay Akın, beni tek kişilik ‘anlatma’ gösterisinde de hayal kırıklığına uğratmadı.
Sunay Akın, gözlemleri ve detaycılığı sayesinde doldurduğu ‘laf kesesi’nin ağzını bir açınca; 2 saat boyunca izleyenleri ve dinleyenleri sıkmadan oyalacak kadar ‘söz’ dökülüyor sahneye...
Sanırım oyun boyunca en çok şaşırdığım, Sunay Akın’ın ‘Trabzonlu’ olduğu bilgisiydi. Yok, Trabzon ile hiç ilgisi yok şaşkınlığımın. Nedense bu zamana dek, ben Sunay Akın’ı hep İzmirli sanırmışım. Ama oyunun daha başını izler izlemez, bu yanlış varsayım silindi beynimden.
Zira kendisinin Trabzon sevgisi ve bağlılığı çok aşikâr.
Görsel olarak fotoğraflar ile de desteklenen gösterinin içeriği değişik konulardan oluşuyor.
Anlatanın dağarcığı geniş olunca, dinlediğiniz hikâyeler de ilginç ve daha önce duyulmadık oluyor.
Sunay Akın’ın bir ‘matkap’ anlatışı var ki hele, matkap matkap olalı, böyle anlatılmamıştır...
Rastlarsanız ‘Söz’ü kaçırmayın, rastlamazsanız da yolunuzu ‘Söz’den geçirin.
Bloğuma dokunma!
Yıla internet yasakları ile başladık, öyle de devam ediyoruz.
İnternet günlüğüne ‘blog’ deniyor ya... Benim de blog sağlayıcı olarak kullandığım Blogspot.com sitesine ulaşım ‘mahkeme kararı’ ile yasaklanmış durumda.
Blogspot üzerinde 4 milyondan fazla Türkçe içerikli sayfa var.
Digitürk’ün balya balya para döküp aldığı maç yayınlarını şifresiz yayınlayarak kural ihlali yapan blog adedi ise 20-30 arası.
Google Ad Planner istatistiklerine göre Blogspot.com sitesi Türkiye’de aylık ortalama 120 milyon adet sayfa ziyaretine sahip. Sayfalarda geçirilen ortalama zaman 5 dakika 40 saniye.
Oldukça yüksek bir ziyaret trafiği var yani.
‘Blog yazmak bir ihtiyaçtır, ciddi ruhsal rahatlama sağlar’ şeklinde önemli bir psikolojik tespit yaparaktan devam edeyim; artık özgeçmişlerde bile, kişilerin hobileri arasında, yazdıkları blog adresleri yer alıyor.
Hatta öyle bloglar var ki, “Benim” diyen köşecilerden daha fazla takip edeni, seveni, paylaşanı bulunuyor.
Yine Google Ad Planner istatistiklerine göre, en çok ilgi çekenleri; elişleri, sanat, yemek, kitap, televizyon dizileri ve müzik üzerine güzellemeler yazan blogçulara ait olanlar...
Hukukta asıl ilke ‘adaletin eşit dağılımı’ iken, eşeğe ters binen Nasrettin Hoca fıkraları ile büyümüş ülkemizde bu ilke ‘adaletsizliğin eşit dağılımı’ olarak uygulandığında, haklı iken haksız duruma düşüyor otoriteler!
Naçizane ve kısa bir tavsiye ile bitirelim yazıyı: Açın ağabeyciğim blogları! ‘O yasak, bu yasak’ derseniz, nasıl buhar atacak bu millet?
Bu yazı 12 Mart 2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.
incitulpar@gmail.com
'KADIN' ÖLDÜ!
19 Mart 2011
Yazı Boyutu:
Bu yıl özellikle ‘kadın cinayetleri’ ile kıpkırmızı olmuş bir 8 Mart vardı karşımızda.
Yıl başladığından beri geçen 65 gün içinde öldürülen kadın sayısı 25’den fazla!
Çoğunun canını alan, canından can vererek doğurduğu çocukların babası...
Geride kalan, yüzlerce çocuk ve akıllarından silemedikleri, yere sızan analarının kırmızı kanının görüntüsü...
Birkaç yıl geriye gidelim. 2002 yılında 66 kadın öldürülmüş, 2004 yılında 164, 2006 yılında 663!
2007 yılında bu rakam 1011’e çıkmış!
Bu sayılar sadece sayı değil, hepsi toprağa bırakılan beyaz kefenleri kanlanmasın diye, vücutları önce plastikle sarmalanmış kadınlar!
Kimi çalışan, kimi eğitimsiz, kimi türbanlı, kiminin saçı açık, kiminin yaşı 23, kimininki 60...
Ortak özellikleri ise ‘öldürülmüş kadın’ olmaları. Sakine, İpek, Songül, Ayşe, Arzu, Hacer, Gülhan, Remziye, Adile, İrem, Gültekiye, Gülistan, Hamidiye, Gülhan, Güldünya, Hatice... Ve daha niceleri... Son 8 senede bu konuda yayınlanmış istatistikleri incelerken kara bulutlar doluyor içime.
Sonra bir rakamda, bir umut ışığı görüyorum. Eğitimi olmayan veya ilköğretimi tamamlamamış kadınların yüzde 56’sı şiddete maruz kalırken bu oran, lise ve daha yüksek eğitim almış kadınlarda yüzde 22,72’e düşüyor! ‘İşte!’ diyorum. ‘Yanıt bu olmalı!’ Sanırım ‘eğitim’ çözüme ulaşan yolun başlangıcı...
Okuyun çocuklar!
Annesi katledilmiş,
Annesi dayak yiyen,
Annesi tecavüze uğramış,
Annesi her gün sözlü tacize hedef olan,
Henüz canı alınmamışken, tüm bu kötü tecrübeler nedeniyle ortalıkta cansız bir ruh gibi dolaşan anaların evlatları, okuyun!
Diyorlar ki, “Kızlar okumalı!”
Evet, ama yetmez!
Erkekler de okumalı!
Her ne kadar ‘okumuşluğun’ erkeklerde ‘yetiştirilme kodlarını değiştirmediği ile ilgili’ araştırmalar varsa da, siz yine okuyun!
Okuyun ki, silahın ‘çözüm’ değil, ‘son’ olduğunu bilin.
En çarpıcı araştırmaya ise, TÜBİTAK’ın desteklediği bir çalışmada Doçent Dr. Mazhar Bağlı’nın yazdıklarında rastlıyorum.
Diyor ki; “Cezaevlerinde yaptığımız araştırmalar sonucunda; töre ve namus cinayeti faillerinin çoğunun, işledikleri cinayetten pişmanlık duymadığı tespit edilmiştir!”
İşte bu tek cümle fena sarsıyor beni. Bir can almak ve sonrasında pişmanlık duymamak!?!
Bu nasıl bir ‘öğretilmiş vicdansızlık’tır?
Son günlerde bu konu pek çok köşe yazarı tarafından yazıldı. Her yazının başında aynı istatistik; ‘Son yedi ayda öldürülen kadınların sayısı 246...’
Buradaki zaman aralığını açalım ve şu ürpertici sayı ile karşılaşalım; 4375 kadın!
Evet, Türkiye’de son 10 yılda kayıtlara ‘öldürüldü’ olarak geçen sayı 4375 kadındır!
Eğer siz de şiddet gören bir kadınsanız, lütfen şu telefon numarasını ezberleyin; ALO 183 Hattı.
En kısa sürede bu telefonu arayıp durumunuzu anlatın. Ayrıca Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın da iletişim bilgilerini bir kez daha duyuralım. Telefon: (0212) 292 51 31 ve 32. E mail: morcati@ttmail.com
CEZAEVİ PATİLERİ
Amerika’yı seversiniz veya sevmezsiniz ama bu ulusun çok orijinal sosyal projeler üretmekte üstüne yok! Şimdi bu kanıya nasıl vardığımı açıklamaya çalışacağım; ülkemizde ‘insan hakları’ kadar vahim durumda olan bir başka konu da ‘hayvan hakları’, dolayısı ile sokak ve barınak köpeklerinin içler acısı hali! Evcil hayvan sahibi olmadan büyümüş bir toplum olduğumuz için, köpekleri sokakta görmek bize pek de garip gelmiyor. Hatta normal karşılıyoruz! Aynı civarda, üç veya beş tane oldular mı da hemen barınaklara gönderilsinler istiyoruz.
Bu konuda bir avuç insanın yaptığı özverili çalışma da onların ‘egzantrik’ ruh hallerine mal ediliyor. Asıl normal olmayan ‘hayvan sevgisizliği’ iken, bizde ‘hayvansever’ olmak bir gariplik, bir lüks, bir elitlik özentisi gibi algılanıyor!
Amerika ise, sokak köpeklerini ‘çalışan köpek’ (güvenlik, koku belirleme, arama, iz sürme vs gibi görevlerde kullanılan köpekler) olarak eğitmenin, toplumun bir parçası haline getirmenin yollarını arıyor. Hem de neredeyse 30 yıldır!
Amerikan LifeTime Kanalı’nda izlediğim rahibe Pauline Quinn’in biyografisinde, sokak köpekleri ile cezaevi mahkûmlarının birlikte çalışarak ortaya çıkardıkları çok özel bir projeden bahsediliyordu. Belirli nitelikleri taşıdığına psikologlarca kanaat getirilen mahkûmlara, birer sokak köpeği zimmetleniyor. Mahkûmların görevi, bu köpeklerini önce rehabilite etmek, sonra da olumlu motivasyon araçları kullanarak değişik görevler için eğitmek.
Başlangıçta eğitimci olarak sadece kadın mahkûmlar kullanılırken şimdi erkek mahkûmları da kapsıyor program. Sistem, Amerika’nın pek çok eyaletindeki cezaevlerinde başarı ile uygulanıyor. Eğitilen köpeklerden karakter ve algı testlerini geçenler ya ailelere ya da resmi ve sosyal kurumlara veriliyor. Mahkûmların ‘köpek eğitmen eğitimi’ almaları ile başlayan süreç, köpekler mezun olana dek, yaklaşık 2 senelik bir ortak çalışmayı gerektiriyor. Başlangıçta köpeklerin sokaktan, barınaklardan kurtulması esas olarak amaçlanmış. Fakat proje ilerledikçe, aslında mahkûm için de mükemmel bir rehabilitasyon olduğu anlaşılmış. Ruh hallerinde bariz iyileşme görülmüş ve pilot cezaevlerindeki disiplin suçlarında azalma olduğu tespit edilmiş. Ülkemizdeki cezaevi koşullarında böylesi bir rehabilitasyon projesi yapılabilir mi? Bilemiyorum. Sanki ütopik bir düşünce gibi geliyor. Ama bir yandan da diyorum ki ‘Amerikalı tam 30 senedir bunu yapıyorsa, biz de en azından niye denemeyelim?’
Ayrıca barınaklara terk edilen, çoğu daha önce aile sahibi olan cins cins köpek de bu tip eğitim programları ile eğitilip yeniden sahiplendirilebilir.
Kimbilir, belki de aralarından uygun karakter ve ruh yapısına sahip bir Golden, bir Labrador veya bir Alman Kurdu; engelli bir çocuğa arkadaşlık edebilir, birbirlerine sevgi ve pozitif enerji aktarabilirler.
‘SÖZ’
Söz cambazı Sunay Akın’ın ‘Söz’ gösterisini izledim.
Kitaplarını ve oyuncak müzesini pek sevdiğim Sunay Akın, beni tek kişilik ‘anlatma’ gösterisinde de hayal kırıklığına uğratmadı.
Sunay Akın, gözlemleri ve detaycılığı sayesinde doldurduğu ‘laf kesesi’nin ağzını bir açınca; 2 saat boyunca izleyenleri ve dinleyenleri sıkmadan oyalacak kadar ‘söz’ dökülüyor sahneye...
Sanırım oyun boyunca en çok şaşırdığım, Sunay Akın’ın ‘Trabzonlu’ olduğu bilgisiydi. Yok, Trabzon ile hiç ilgisi yok şaşkınlığımın. Nedense bu zamana dek, ben Sunay Akın’ı hep İzmirli sanırmışım. Ama oyunun daha başını izler izlemez, bu yanlış varsayım silindi beynimden.
Zira kendisinin Trabzon sevgisi ve bağlılığı çok aşikâr.
Görsel olarak fotoğraflar ile de desteklenen gösterinin içeriği değişik konulardan oluşuyor.
Anlatanın dağarcığı geniş olunca, dinlediğiniz hikâyeler de ilginç ve daha önce duyulmadık oluyor.
Sunay Akın’ın bir ‘matkap’ anlatışı var ki hele, matkap matkap olalı, böyle anlatılmamıştır...
Rastlarsanız ‘Söz’ü kaçırmayın, rastlamazsanız da yolunuzu ‘Söz’den geçirin.
Bloğuma dokunma!
Yıla internet yasakları ile başladık, öyle de devam ediyoruz.
İnternet günlüğüne ‘blog’ deniyor ya... Benim de blog sağlayıcı olarak kullandığım Blogspot.com sitesine ulaşım ‘mahkeme kararı’ ile yasaklanmış durumda.
Blogspot üzerinde 4 milyondan fazla Türkçe içerikli sayfa var.
Digitürk’ün balya balya para döküp aldığı maç yayınlarını şifresiz yayınlayarak kural ihlali yapan blog adedi ise 20-30 arası.
Google Ad Planner istatistiklerine göre Blogspot.com sitesi Türkiye’de aylık ortalama 120 milyon adet sayfa ziyaretine sahip. Sayfalarda geçirilen ortalama zaman 5 dakika 40 saniye.
Oldukça yüksek bir ziyaret trafiği var yani.
‘Blog yazmak bir ihtiyaçtır, ciddi ruhsal rahatlama sağlar’ şeklinde önemli bir psikolojik tespit yaparaktan devam edeyim; artık özgeçmişlerde bile, kişilerin hobileri arasında, yazdıkları blog adresleri yer alıyor.
Hatta öyle bloglar var ki, “Benim” diyen köşecilerden daha fazla takip edeni, seveni, paylaşanı bulunuyor.
Yine Google Ad Planner istatistiklerine göre, en çok ilgi çekenleri; elişleri, sanat, yemek, kitap, televizyon dizileri ve müzik üzerine güzellemeler yazan blogçulara ait olanlar...
Hukukta asıl ilke ‘adaletin eşit dağılımı’ iken, eşeğe ters binen Nasrettin Hoca fıkraları ile büyümüş ülkemizde bu ilke ‘adaletsizliğin eşit dağılımı’ olarak uygulandığında, haklı iken haksız duruma düşüyor otoriteler!
Naçizane ve kısa bir tavsiye ile bitirelim yazıyı: Açın ağabeyciğim blogları! ‘O yasak, bu yasak’ derseniz, nasıl buhar atacak bu millet?
Bu yazı 12 Mart 2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.
Sevgili Turgut Uzer Anisina....
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
Sevgili Turgut Uzer anısına...
05 Mart 2011
Yazı Boyutu:
Şubat 2011 gününde çok insan bir ‘adam’ aramızdan ayrıldı. Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Turgut Uzer. 5 yıl karşı durdu kansere... Ülkesinin ve aklının sağladığı en iyi seçimler ve imkanlar ile...
İşinden, gücünden, yazılarından, kitaplarından, seyahatlerinden, babalık, eşlik ilişkilerinden arkadaşlıklarından ödün vermeden, enerjisini ve azmini azaltmadan yaşadı hayatını.
Tüm iş dünyasınca bilinen bu değerli insanı ben bu 5 yıl içinde tanıdım. Onu, biricik eşi Renan’ı ve çok sevdiği oğullarını... Onların hayatıma getirdiği zenginliğin bilincindeyim. Ailelerine yakın olma fırsatım için müteşekkirim. Turgut Uzer yakın ve uzak çevresinde herkesin sevdiği, saydığı, değer verdiği bir adamdı.
Yaş olarak pek kısa, yaşanmışlık olarak uzun ve dolu geçen hayatının en önemli mahsulü iki tane aslan gibi evlat ve onların yetişmesinden sorumlu kaya gibi sağlam bir eş olsa dahi; kariyerinde yaşadığı başarıları, yazdığı kitapları, çektiği fotoğrafları ile örnek bir kişisel dünyası da vardı.
Gözlem ve yazılı ifade gücünün, kuvvetli bir mizah anlayışı ve çocuksu bir muziplikle birleştiği yazılarını okumak isteyenler www.turgutuzer.com sitesini ziyaret edebilir.
Dünyasını bu kadar açıklıkla paylaşan, paylaşımları ile pek çok hayata dokunan bu dostu özlem, sevgi, hüzün ve rahmetle anıyorum. Gittiği yerde kabul ve şefkatle karşılanmasını, nur ve ışıkla ebediyete ulaşmasını tüm kalbimle diliyorum.
Değerli anısına hürmeten, sitesinden alıntıladığım 'Kuzguncuk ve Kediler' başlıklı yazısını paylaşmak istiyorum. İlave ruhuna aykırı olduğunu biliyorum ama bu hafta ruhum ve kalbim öyle ağır ki... Anlayacağınız, bu hafta ağır başlı bir köşe yaptım, affınıza sığınarak.
Kuzguncuk ve kediler
Eşim Renan ile bencileyinin KMT (Kısa Menzilli Turizm) tutkusu devam ediyor. Geçen gün Kuzguncuk’a gittik ve birkaç saat oraların turisti olduk. Günün akışı içinde bir ucundan vırt diye girip öbür ucundan zırt diye çıktığımız yerlerin ne gibi turistik değerler barındırdığını bir kere daha görmüş olduk.
Kuzguncuk’taki evlerin çoğu eski tip cumbalı mimaride ve çok iyi tadil edilmiş/bakılmış. Rumların Boğaz’da toplu olarak yaşadığı son semtmiş.
Koordine bir gayret mi bilmiyorum ama dükkanların çoğunun önünde kedi mamaları ve anladığımız kadarıyla anonim kedi yatakları var. Kedi yatağı dediğim, ortadan kesilmiş bir mukavva kutu, içine gazete ile döşek yapılmış. Haliyle bütün Kuzguncuk kedi çişi kokuyor.
Dizilerin bir kısmının çekim yeri burasıymış. ‘Perihan Abla’ burada çekilmiş. Şu sırada da bayağı kalabalık bir çekim ekibi bir şeyler çekiyor. Yolun karşı kıyısında gençten neşeli bir girişimci ittirgeç arabasına üç tepsi hazır yemeği koymuş (nohut-pilav, etli bamya ve bir şey daha), yanında salatası, tabağı çatalı bıçağı, plastik sandalye ve masaları hazır, ortalığa bakıyor. Kafasında ise afilli bir naylon takke.
“Len oğlum, sokağın ortasında sattığın yemeğe, bir de kafana naylon takke mi takıyorsun?” diyorum. “Abi, böyle hijyen oluyormuş” diyor ama derken ağzını burnunu toplayamıyor. Karşılıklı epey gülüştük. Çekim ekibine yemek satıyormuş. “Peki bunlar her gün burada mı?” diyorum. “Her gün buradalarda birileri oluyor abi” diyor, “şu sıralar TRT’de, dizi çekiyorlar, her akşam oynuyor” diyor.
Öğle yemeğini “Asude Ev Yemekleri”nde yedik. Dışarıda iki, içerde belki altı masa, günlük ev yemeği... Biz etli yaprak sarma ve salata yedik, yirmibir TL tuttu. Çok düzgün bir yer, öneriririm. Önermelere gelmişken sahildeki “İsmet Baba Meyhanesi”ni atlamayalım. Meyhaneye gidilecekse, gidilecek yerdir. Önce rakı servisini yaparlar, sonra siparişi alırlar. Halden anlarlar yani.
Kuzguncuk’ta bir de çok güzel el sanatları derneği var.
Birkaç saatin sonunda sahilde küçük açıklıktaki bankların birine oturduk, ööle Boğaz’a baktık.
Sevgiler
Turgut Uzer
Küresel Pozisyonlama Sistemi (GPS) nasıl doğdu?
1957 yılında Sovyetler Birliği Sputnik Uydusu’nu uzaya fırlattığında diğer dünya gücü Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm bilim adamları öğle yemeklerinde bunu konuşuyorlardı.
Bunlardan ikisi, 20’li yaşlarını süren William Guier ve George Weiffenbach isimli fizikçilerdi. Bir yandan sandviçlerini yiyor, bir yandan Sputnik’in yaydığı radyo dalgalarını kaydederek izlediği yörüngenin haritasını çıkarıp çıkaramayacaklarını konuşuyorlardı.
İşte Küresel Pozisyonlama Sistemi bu merak sayesinde doğdu.
Will ve George, 20MH sinyal yayan Sputnik’in sinyallerini basit bir kayıt cihazı ile kaydetmeye başladılar. Bu basit sinyalizasyon ölçümlerini Doppler esasına dayandırarak da Sputnik’in Dünya’ya olan tam uzaklığını günü gününe tespit edebildiler.
Gerçek işlerinin yanı sıra sürdürdükleri bu proje onların oyuncağı idi.
Her gün iş yerinde çalışan değişik insan yanlarına uğrayıp konu ile ilgili yeni sorular ortaya atıyordu.
Bu kadar çok ‘beyin’in bir arada olduğu John Hopkins Üniversitesi’ne bağlı Fizik Laboratuarı’nın yeni eğlencesi artık uydulardı.
Bir gün Frank McClure adında bir arkadaşları, çalışmanın bulgularını tersten değerlendirmeyi önerdi. Frank “Ya millet, siz şu anda Dünya’daki bilinen bir lokasyondan, uzaydaki bilinmeyen bir lokasyonun yerini tespit edebilir durumdasınız. Peki, uzaydaki bilinen bir lokasyondan Dünya’daki bilinmeyen lokasyonu da tespit edebilir misiniz?” diye sordu.
Günümüzde Google Earth ile Peru’da kalacağımız otelin yer bilgisine veya cep telefonlarımızdan en yakındaki benzin istasyonunu gösteren haritalara ulaşabiliyorsak bunun nedeni; 1957 yılındaki üç Amerikalı fizikçinin bilgiye karşı olan saf merakıdır.
26.02.2011 tarihli Posta Gazetesi'nden alınmıştır...
incitulpar@gmail.com
Sevgili Turgut Uzer anısına...
05 Mart 2011
Yazı Boyutu:
Şubat 2011 gününde çok insan bir ‘adam’ aramızdan ayrıldı. Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Turgut Uzer. 5 yıl karşı durdu kansere... Ülkesinin ve aklının sağladığı en iyi seçimler ve imkanlar ile...
İşinden, gücünden, yazılarından, kitaplarından, seyahatlerinden, babalık, eşlik ilişkilerinden arkadaşlıklarından ödün vermeden, enerjisini ve azmini azaltmadan yaşadı hayatını.
Tüm iş dünyasınca bilinen bu değerli insanı ben bu 5 yıl içinde tanıdım. Onu, biricik eşi Renan’ı ve çok sevdiği oğullarını... Onların hayatıma getirdiği zenginliğin bilincindeyim. Ailelerine yakın olma fırsatım için müteşekkirim. Turgut Uzer yakın ve uzak çevresinde herkesin sevdiği, saydığı, değer verdiği bir adamdı.
Yaş olarak pek kısa, yaşanmışlık olarak uzun ve dolu geçen hayatının en önemli mahsulü iki tane aslan gibi evlat ve onların yetişmesinden sorumlu kaya gibi sağlam bir eş olsa dahi; kariyerinde yaşadığı başarıları, yazdığı kitapları, çektiği fotoğrafları ile örnek bir kişisel dünyası da vardı.
Gözlem ve yazılı ifade gücünün, kuvvetli bir mizah anlayışı ve çocuksu bir muziplikle birleştiği yazılarını okumak isteyenler www.turgutuzer.com sitesini ziyaret edebilir.
Dünyasını bu kadar açıklıkla paylaşan, paylaşımları ile pek çok hayata dokunan bu dostu özlem, sevgi, hüzün ve rahmetle anıyorum. Gittiği yerde kabul ve şefkatle karşılanmasını, nur ve ışıkla ebediyete ulaşmasını tüm kalbimle diliyorum.
Değerli anısına hürmeten, sitesinden alıntıladığım 'Kuzguncuk ve Kediler' başlıklı yazısını paylaşmak istiyorum. İlave ruhuna aykırı olduğunu biliyorum ama bu hafta ruhum ve kalbim öyle ağır ki... Anlayacağınız, bu hafta ağır başlı bir köşe yaptım, affınıza sığınarak.
Kuzguncuk ve kediler
Eşim Renan ile bencileyinin KMT (Kısa Menzilli Turizm) tutkusu devam ediyor. Geçen gün Kuzguncuk’a gittik ve birkaç saat oraların turisti olduk. Günün akışı içinde bir ucundan vırt diye girip öbür ucundan zırt diye çıktığımız yerlerin ne gibi turistik değerler barındırdığını bir kere daha görmüş olduk.
Kuzguncuk’taki evlerin çoğu eski tip cumbalı mimaride ve çok iyi tadil edilmiş/bakılmış. Rumların Boğaz’da toplu olarak yaşadığı son semtmiş.
Koordine bir gayret mi bilmiyorum ama dükkanların çoğunun önünde kedi mamaları ve anladığımız kadarıyla anonim kedi yatakları var. Kedi yatağı dediğim, ortadan kesilmiş bir mukavva kutu, içine gazete ile döşek yapılmış. Haliyle bütün Kuzguncuk kedi çişi kokuyor.
Dizilerin bir kısmının çekim yeri burasıymış. ‘Perihan Abla’ burada çekilmiş. Şu sırada da bayağı kalabalık bir çekim ekibi bir şeyler çekiyor. Yolun karşı kıyısında gençten neşeli bir girişimci ittirgeç arabasına üç tepsi hazır yemeği koymuş (nohut-pilav, etli bamya ve bir şey daha), yanında salatası, tabağı çatalı bıçağı, plastik sandalye ve masaları hazır, ortalığa bakıyor. Kafasında ise afilli bir naylon takke.
“Len oğlum, sokağın ortasında sattığın yemeğe, bir de kafana naylon takke mi takıyorsun?” diyorum. “Abi, böyle hijyen oluyormuş” diyor ama derken ağzını burnunu toplayamıyor. Karşılıklı epey gülüştük. Çekim ekibine yemek satıyormuş. “Peki bunlar her gün burada mı?” diyorum. “Her gün buradalarda birileri oluyor abi” diyor, “şu sıralar TRT’de, dizi çekiyorlar, her akşam oynuyor” diyor.
Öğle yemeğini “Asude Ev Yemekleri”nde yedik. Dışarıda iki, içerde belki altı masa, günlük ev yemeği... Biz etli yaprak sarma ve salata yedik, yirmibir TL tuttu. Çok düzgün bir yer, öneriririm. Önermelere gelmişken sahildeki “İsmet Baba Meyhanesi”ni atlamayalım. Meyhaneye gidilecekse, gidilecek yerdir. Önce rakı servisini yaparlar, sonra siparişi alırlar. Halden anlarlar yani.
Kuzguncuk’ta bir de çok güzel el sanatları derneği var.
Birkaç saatin sonunda sahilde küçük açıklıktaki bankların birine oturduk, ööle Boğaz’a baktık.
Sevgiler
Turgut Uzer
Küresel Pozisyonlama Sistemi (GPS) nasıl doğdu?
1957 yılında Sovyetler Birliği Sputnik Uydusu’nu uzaya fırlattığında diğer dünya gücü Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm bilim adamları öğle yemeklerinde bunu konuşuyorlardı.
Bunlardan ikisi, 20’li yaşlarını süren William Guier ve George Weiffenbach isimli fizikçilerdi. Bir yandan sandviçlerini yiyor, bir yandan Sputnik’in yaydığı radyo dalgalarını kaydederek izlediği yörüngenin haritasını çıkarıp çıkaramayacaklarını konuşuyorlardı.
İşte Küresel Pozisyonlama Sistemi bu merak sayesinde doğdu.
Will ve George, 20MH sinyal yayan Sputnik’in sinyallerini basit bir kayıt cihazı ile kaydetmeye başladılar. Bu basit sinyalizasyon ölçümlerini Doppler esasına dayandırarak da Sputnik’in Dünya’ya olan tam uzaklığını günü gününe tespit edebildiler.
Gerçek işlerinin yanı sıra sürdürdükleri bu proje onların oyuncağı idi.
Her gün iş yerinde çalışan değişik insan yanlarına uğrayıp konu ile ilgili yeni sorular ortaya atıyordu.
Bu kadar çok ‘beyin’in bir arada olduğu John Hopkins Üniversitesi’ne bağlı Fizik Laboratuarı’nın yeni eğlencesi artık uydulardı.
Bir gün Frank McClure adında bir arkadaşları, çalışmanın bulgularını tersten değerlendirmeyi önerdi. Frank “Ya millet, siz şu anda Dünya’daki bilinen bir lokasyondan, uzaydaki bilinmeyen bir lokasyonun yerini tespit edebilir durumdasınız. Peki, uzaydaki bilinen bir lokasyondan Dünya’daki bilinmeyen lokasyonu da tespit edebilir misiniz?” diye sordu.
Günümüzde Google Earth ile Peru’da kalacağımız otelin yer bilgisine veya cep telefonlarımızdan en yakındaki benzin istasyonunu gösteren haritalara ulaşabiliyorsak bunun nedeni; 1957 yılındaki üç Amerikalı fizikçinin bilgiye karşı olan saf merakıdır.
26.02.2011 tarihli Posta Gazetesi'nden alınmıştır...
Sahlep:Orkidenin tadi
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
Salep; bir orkide tadı
26 Şubat 2011
Yazı Boyutu:
Hayatımızda kafe moka’ların, kafe latte’lerin, ünlü kahve zincirlerinin olmadığı zamanlarda salep vardı. Derme çatma kahvehanelerimizin dışında titreyerek salep içmek ayrı bir keyifti. O zaman şimdiki gibi tüplü, modern açık hava ısıtıcıları da yoktu elbet. Bir tek eldivenli ellerimiz, kırmızı burnumuz ve dumanı tarçın tarçın tüten salep fincanı...
Her şeyin ‘hazırı’ çıkınca marketlerde, hazır salepler de çıktı. Aynı tat ve rayihayı bir türlü bulamadım onlarda. Geçenlerde ‘keçi gribi’ olan, üniversiteden bir arkadaşım ile konuşurken birden “Sıcak bir salep içsen, iyi gelirdi aslında” dedim. Nereden düştü ise aklıma... ‘O yaşlarda’, yani üniversite yıllarımızda; hep dışarıdaydık, hiç kendimizi sakınmazdık. Göğsümüze, bağrımıza rüzgarı misafir ederek ortalıkta dolaşırdık da her biri La Fontaine masallarının kahramanlarının adıyla anılan çeşit çeşit gribe hiç tutulmazdık! Serde gençlik mi vardı, yoksa küresel ısınma henüz kapıyı mı çalmamıştı; bilemiyorum. Bildiğim, soğuk hava, bize ve salep fincanlarımıza vız gelirdi! İnternetten şöyle bir araştırınca salep ile ilgili enteresan bilgiler de buldum; Türklerin saleple tanışıklığı epey eski dönemlere uzanıyor.
8. yüzyıldan itibaren, İslamiyet’in kabulüyle birlikte, şarap ve kımız gibi alkollü içkilerin yerini boza, şıra ve salep gibi içecekler almış. Şıra daha çok yaz aylarında tercih edilirken boza ve sıcak salep, kış aylarının baş tacı olmuş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde padişahlar için hazırlanan kuvvet macunlarına zencefil, kişniş, sinameki, çörekotu, Hindistan cevizi, anason gibi birçok şifalı bitkinin yani sıra salep tozu da eklenirmiş! Asıl adı SAHLEP olan salep, orkidelerin sahlepgiller grubundaki bir çeşit orkidenin, kök yumrularından elde edilen toz. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yabani olarak yetişen bu cins orkideler, meşhur Maraş dondurması ve salebin ana maddesini oluşturuyor.
Günümüzde orkide nasıl nadide bir çiçek ise, salep de öyle nadide bir içecekmiş Osmanlı’da. Salep güğümü maltızın üzerine oturtulur, müşteriler maltızın etrafında hem ısınır, hem sohbet eder, hem de şifa niyetine büyük ve kulpsuz porselen fincanlardan saleplerini içerlermiş. Tarihçilere göre, Ortadoğu’ya özgü bir içecek olan salep, kahvenin yaygınlaşmasından önce Avrupa’da da tüketiliyormuş! Özellikle de İngiltere’de ‘salep dükkanlarında’ kızarmış tereyağlı ekmekle birlikte servis yapılırmış! Ancak, kahvenin yaygınlaşmasıyla bu dükkanlar tek tek yok olmuş!
İstanbul’da iyi toz salepi ‘bir süre daha’ Eminönü’ndeki Kurukahveci Mehmet Efendi adlı dükkandan temin edebilirsiniz. ‘Bir süre daha’ diyorum, çünkü salebin elde edildiği bu yabani orkidelerin ‘bilinçsiz toplanma’ nedeni ile geleceği tehlikede! Bu yabani orkidenin yumrularını toplarken çiçeğine zarar vermemek ve yumrulardan birkaçını yerinde bırakmak gerekirken, dikkatsiz ve öngörüsüzce bir ‘doğa yağması’ yapılıyor yabani orkidelerde. Bu tehlikenin çözüm yolu ise insanoğlunun açgözlülüğün’ frenlemesinden geçiyor yine. Nereden nereye geldik. Diyeceğim odur ki; havaya, toprağa, suya cemre düşmeden salebinizi için. Kışın bu sıcak lezzetinden kendinizi mahrum bırakmayın.
SAFRANBOLU
‘Dünya mirası’ olarak korunuyor Safranbolu... Evleri öylesine özel, öylesine başka... Çarşısı renkli. Gidenin, ziyaret edenin, yapacağı, göreceği bol... Boncuk Kafe’nin bakraç içinde minik mayhoş elmalardan yaptığı elma çayı, Yörük Köyü’nün ıspanaklı, kıymalı gözlemesi gibi lezzet hatıraları anılarda önemli yer tutsa da; ‘’Yediğini içtiğini değil, gördüğünü anlat’’ dedirtecek kadar güzel bir yer Safranbolu.
Yıkık dökük de olsa mağrur evleri, beyler için her daim hizmet veren çarşı hamamı, üçgen belediye binası, önünden geçerken nefis kokuların açık kapıdan havaya karıştığı Merkez Lokantası, envai çeşit oyuncakları, yemenileri, masa örtüleri, Yörük Köyü’nün eski tahta evlerinde bir gün yeniden çalınmayı bekleyen kapı tokmakları, çeşmeleri, çeşmelerinin yanında asılı maşrapaları ile; tam bir Anadolu masal diyarı... Pek çok kalacak yer seçeneği var Safranbolu’da. Yeter ki önceden ayırttırın.
Biz dost tavsiyesi ile Arpacıoğulları Havuzlu Otel’de kaldık. Soğuk bozkır gecesinde sıcacık ısıtılan, rahat yataklı, çocuk dostu bir mekan... Safranbolu’nun atmosferinde saatlerin pek hükmü yok. Oraya gidince insan, yeryüzünün küçüklüğüne, gökyüzünün büyüklüğüne şaşırıyor! Küçücük Safranbolu hiç sıkılmadan tekrar tekrar ziyaret edilebilecek özel bir yer... Aman, fotoğraf makinelerinizi unutmayın.
Deve paylaşımı
Yaşlı baba, ölmeden önce üç oğluna sahip olduğu 17 deveyi miras bırakır. Paylaşım için şöyle bir yöntem belirlemiştir: İlk oğluna develerin yarısını, ikinci oğluna üçte birini, üçüncü oğluna ise dokuzda birini bırakır. Ancak çocuklar bunu hayata geçirmeye çalışınca duvara toslarlar! Çünkü, 17 sayısı ne ikiye, ne üçe, ne dokuza bölünmektedir. Bu nedenle bir türlü paylaşımı gerçekleştiremezler. Sonunda köyün yaşlı, bilge teyzesine giderler. Bilge uzun süre düşündükten sonra “Size yardımcı olamam ama isterseniz benim devemi alabilirsiniz” der.
Böylece 18 develeri olur. İlk çocuk develerin yarısını; yani 9 tanesini alır. İkinci oğlan üçte birini; yani 6 tanesini, üçüncü oğlansa aynen vasiyetteki gibi dokuzda birini, yani 2 tanesini alır. Ancak toplamda 17 deve bölüşülmüş, 1 tane geride kalmıştır. Onu da yaşlı bilge teyzeye geri verirler. (Kaynak: TED Konuşmaları; William Ury: The walk from “no” to “yes”) Bu üç kardeşi, birbirleriyle kavga etmek yerine, üçüncü kişiden, köyün yaşlı ve bilge kişisinden yardım aldıkları için tebrik etmek gerek.
Bu konuşmayı internetten TEDTalks sitesinden Türkçe altyazılı izleyebilirsiniz. Konuşmanın konusu son günlerin gündemi ile birebir ilişkili. Konuşmacı William Ury, uzun kariyeri boyunca pek çok uluslararası anlaşmazlıklarda danışmanlık yapmış biri olarak; Ortadoğu’daki ülkelerin anlaşmazlıklarına değiniyor. Örneklemeleri arasında II. Dünya Savaşı sonrasının düşman kardeşleri Avrupa devletlerinin, bugün aynı coğrafya üzerinde birbirine destek olarak yaşaması da var. Kapanış tümcesi ise bir Afrika atasözü : ‘Örümcek ağları bir araya geldiklerinde bir aslanı bile tutabilirler’.
Portakalı soydum
Portakalı soydum... Kerevize koydum. Ben bir yemek uydurdum. Duma duma dum... Tam portakal mevsimi! Sulu, sulu, tatlı portakalları ağız şapırdatarak yiyebilir, özellikle tavuklu ve zeytinyağlı yemeklere koyabilirsiniz. Kerevizin de tam mevsimi ama seveni portakal kadar çok değil maalesef... Allayıp pullamak gerek kerevizi ki, içinin güzelliği tabağa yansısın.
Kıymeti az bilinen ‘kereviz hanım’ı görücüye hazırlayalım bakalım... Kerevizleri soyup ortasını tünel gibi deliyoruz. O tünele de bütün olarak küçük bir havucu tıkıyoruz. Bu şekilde dilimlediğimizde havuç dilimli kerevizlerimiz oluyor. Kararmaması için limonlu suya koymayı unutmayın! Sonrası hepimizin bildiği hikaye...
Zeytinyağını, soğanını, şekerini, tuzunu ve bir koca portakalın suyunu ekleyip tıkır mıkır pişirmece... Tabağa alırken üzerine yeşil maydanoz yaprakları serpiştirince pek bir görsel oluyor kereviz hanım. Haydi afiyet olsun!
(19.02.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
incitulpar@gmail.com
Salep; bir orkide tadı
26 Şubat 2011
Yazı Boyutu:
Hayatımızda kafe moka’ların, kafe latte’lerin, ünlü kahve zincirlerinin olmadığı zamanlarda salep vardı. Derme çatma kahvehanelerimizin dışında titreyerek salep içmek ayrı bir keyifti. O zaman şimdiki gibi tüplü, modern açık hava ısıtıcıları da yoktu elbet. Bir tek eldivenli ellerimiz, kırmızı burnumuz ve dumanı tarçın tarçın tüten salep fincanı...
Her şeyin ‘hazırı’ çıkınca marketlerde, hazır salepler de çıktı. Aynı tat ve rayihayı bir türlü bulamadım onlarda. Geçenlerde ‘keçi gribi’ olan, üniversiteden bir arkadaşım ile konuşurken birden “Sıcak bir salep içsen, iyi gelirdi aslında” dedim. Nereden düştü ise aklıma... ‘O yaşlarda’, yani üniversite yıllarımızda; hep dışarıdaydık, hiç kendimizi sakınmazdık. Göğsümüze, bağrımıza rüzgarı misafir ederek ortalıkta dolaşırdık da her biri La Fontaine masallarının kahramanlarının adıyla anılan çeşit çeşit gribe hiç tutulmazdık! Serde gençlik mi vardı, yoksa küresel ısınma henüz kapıyı mı çalmamıştı; bilemiyorum. Bildiğim, soğuk hava, bize ve salep fincanlarımıza vız gelirdi! İnternetten şöyle bir araştırınca salep ile ilgili enteresan bilgiler de buldum; Türklerin saleple tanışıklığı epey eski dönemlere uzanıyor.
8. yüzyıldan itibaren, İslamiyet’in kabulüyle birlikte, şarap ve kımız gibi alkollü içkilerin yerini boza, şıra ve salep gibi içecekler almış. Şıra daha çok yaz aylarında tercih edilirken boza ve sıcak salep, kış aylarının baş tacı olmuş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde padişahlar için hazırlanan kuvvet macunlarına zencefil, kişniş, sinameki, çörekotu, Hindistan cevizi, anason gibi birçok şifalı bitkinin yani sıra salep tozu da eklenirmiş! Asıl adı SAHLEP olan salep, orkidelerin sahlepgiller grubundaki bir çeşit orkidenin, kök yumrularından elde edilen toz. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yabani olarak yetişen bu cins orkideler, meşhur Maraş dondurması ve salebin ana maddesini oluşturuyor.
Günümüzde orkide nasıl nadide bir çiçek ise, salep de öyle nadide bir içecekmiş Osmanlı’da. Salep güğümü maltızın üzerine oturtulur, müşteriler maltızın etrafında hem ısınır, hem sohbet eder, hem de şifa niyetine büyük ve kulpsuz porselen fincanlardan saleplerini içerlermiş. Tarihçilere göre, Ortadoğu’ya özgü bir içecek olan salep, kahvenin yaygınlaşmasından önce Avrupa’da da tüketiliyormuş! Özellikle de İngiltere’de ‘salep dükkanlarında’ kızarmış tereyağlı ekmekle birlikte servis yapılırmış! Ancak, kahvenin yaygınlaşmasıyla bu dükkanlar tek tek yok olmuş!
İstanbul’da iyi toz salepi ‘bir süre daha’ Eminönü’ndeki Kurukahveci Mehmet Efendi adlı dükkandan temin edebilirsiniz. ‘Bir süre daha’ diyorum, çünkü salebin elde edildiği bu yabani orkidelerin ‘bilinçsiz toplanma’ nedeni ile geleceği tehlikede! Bu yabani orkidenin yumrularını toplarken çiçeğine zarar vermemek ve yumrulardan birkaçını yerinde bırakmak gerekirken, dikkatsiz ve öngörüsüzce bir ‘doğa yağması’ yapılıyor yabani orkidelerde. Bu tehlikenin çözüm yolu ise insanoğlunun açgözlülüğün’ frenlemesinden geçiyor yine. Nereden nereye geldik. Diyeceğim odur ki; havaya, toprağa, suya cemre düşmeden salebinizi için. Kışın bu sıcak lezzetinden kendinizi mahrum bırakmayın.
SAFRANBOLU
‘Dünya mirası’ olarak korunuyor Safranbolu... Evleri öylesine özel, öylesine başka... Çarşısı renkli. Gidenin, ziyaret edenin, yapacağı, göreceği bol... Boncuk Kafe’nin bakraç içinde minik mayhoş elmalardan yaptığı elma çayı, Yörük Köyü’nün ıspanaklı, kıymalı gözlemesi gibi lezzet hatıraları anılarda önemli yer tutsa da; ‘’Yediğini içtiğini değil, gördüğünü anlat’’ dedirtecek kadar güzel bir yer Safranbolu.
Yıkık dökük de olsa mağrur evleri, beyler için her daim hizmet veren çarşı hamamı, üçgen belediye binası, önünden geçerken nefis kokuların açık kapıdan havaya karıştığı Merkez Lokantası, envai çeşit oyuncakları, yemenileri, masa örtüleri, Yörük Köyü’nün eski tahta evlerinde bir gün yeniden çalınmayı bekleyen kapı tokmakları, çeşmeleri, çeşmelerinin yanında asılı maşrapaları ile; tam bir Anadolu masal diyarı... Pek çok kalacak yer seçeneği var Safranbolu’da. Yeter ki önceden ayırttırın.
Biz dost tavsiyesi ile Arpacıoğulları Havuzlu Otel’de kaldık. Soğuk bozkır gecesinde sıcacık ısıtılan, rahat yataklı, çocuk dostu bir mekan... Safranbolu’nun atmosferinde saatlerin pek hükmü yok. Oraya gidince insan, yeryüzünün küçüklüğüne, gökyüzünün büyüklüğüne şaşırıyor! Küçücük Safranbolu hiç sıkılmadan tekrar tekrar ziyaret edilebilecek özel bir yer... Aman, fotoğraf makinelerinizi unutmayın.
Deve paylaşımı
Yaşlı baba, ölmeden önce üç oğluna sahip olduğu 17 deveyi miras bırakır. Paylaşım için şöyle bir yöntem belirlemiştir: İlk oğluna develerin yarısını, ikinci oğluna üçte birini, üçüncü oğluna ise dokuzda birini bırakır. Ancak çocuklar bunu hayata geçirmeye çalışınca duvara toslarlar! Çünkü, 17 sayısı ne ikiye, ne üçe, ne dokuza bölünmektedir. Bu nedenle bir türlü paylaşımı gerçekleştiremezler. Sonunda köyün yaşlı, bilge teyzesine giderler. Bilge uzun süre düşündükten sonra “Size yardımcı olamam ama isterseniz benim devemi alabilirsiniz” der.
Böylece 18 develeri olur. İlk çocuk develerin yarısını; yani 9 tanesini alır. İkinci oğlan üçte birini; yani 6 tanesini, üçüncü oğlansa aynen vasiyetteki gibi dokuzda birini, yani 2 tanesini alır. Ancak toplamda 17 deve bölüşülmüş, 1 tane geride kalmıştır. Onu da yaşlı bilge teyzeye geri verirler. (Kaynak: TED Konuşmaları; William Ury: The walk from “no” to “yes”) Bu üç kardeşi, birbirleriyle kavga etmek yerine, üçüncü kişiden, köyün yaşlı ve bilge kişisinden yardım aldıkları için tebrik etmek gerek.
Bu konuşmayı internetten TEDTalks sitesinden Türkçe altyazılı izleyebilirsiniz. Konuşmanın konusu son günlerin gündemi ile birebir ilişkili. Konuşmacı William Ury, uzun kariyeri boyunca pek çok uluslararası anlaşmazlıklarda danışmanlık yapmış biri olarak; Ortadoğu’daki ülkelerin anlaşmazlıklarına değiniyor. Örneklemeleri arasında II. Dünya Savaşı sonrasının düşman kardeşleri Avrupa devletlerinin, bugün aynı coğrafya üzerinde birbirine destek olarak yaşaması da var. Kapanış tümcesi ise bir Afrika atasözü : ‘Örümcek ağları bir araya geldiklerinde bir aslanı bile tutabilirler’.
Portakalı soydum
Portakalı soydum... Kerevize koydum. Ben bir yemek uydurdum. Duma duma dum... Tam portakal mevsimi! Sulu, sulu, tatlı portakalları ağız şapırdatarak yiyebilir, özellikle tavuklu ve zeytinyağlı yemeklere koyabilirsiniz. Kerevizin de tam mevsimi ama seveni portakal kadar çok değil maalesef... Allayıp pullamak gerek kerevizi ki, içinin güzelliği tabağa yansısın.
Kıymeti az bilinen ‘kereviz hanım’ı görücüye hazırlayalım bakalım... Kerevizleri soyup ortasını tünel gibi deliyoruz. O tünele de bütün olarak küçük bir havucu tıkıyoruz. Bu şekilde dilimlediğimizde havuç dilimli kerevizlerimiz oluyor. Kararmaması için limonlu suya koymayı unutmayın! Sonrası hepimizin bildiği hikaye...
Zeytinyağını, soğanını, şekerini, tuzunu ve bir koca portakalın suyunu ekleyip tıkır mıkır pişirmece... Tabağa alırken üzerine yeşil maydanoz yaprakları serpiştirince pek bir görsel oluyor kereviz hanım. Haydi afiyet olsun!
(19.02.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Pazartesi, Şubat 21, 2011
Bugün 'Güneş'in doğuşuna yardımcı olun!
Bu kasvetli, gri, yağmurlu kış günlerinde ‘Güneş’in doğuşuna yardımcı olmanızı rica etmek için yazıyorum bu yazıyı. İstanbul’un en büyük ilçesi Kadıköy’de ismi ‘Güneş’ olan bir genç kız sığınmaevi var.
Yurtlardan 18 yaşında ayrılmak zorunda kalan, töre ve namus cinayetinden kaçan, kalacak yeri olmadığı için oraya sığınan kızlarımızın tek umudu...
Eğitim hayatlarına devam edebilecekleri, bir meslek kazanmaya çalışırken kurtlar sofrasına düşmeden barınabilecekleri, ayaklarının üstünde durmak için çalışırken başlarının üstünde bir çatı olacak, adresi herkesten gizli bir ‘Güneş’ orası.
Bir avuç insanın çabası ile Avcılar, Taksim ve diğer şehirlerde de yeni ‘Güneş’ler doğacak.
Sizlerin ufak tefek yardımları, bu kızlarımızı sıcak ve güvende tutacak. İşte bu nedenle bu kış gününde insani bir ihtiyaç olan ‘Güneş’in doğuşuna katkıda bulunmanızı rica ediyorum.
Ayrıntılı bilgi için www.genckizsiginmaevi.org adresine başvurabilirsiniz.
Erzurum’un ardından...
Erzurum'da Üniversitelerarası Kış Oyunları düzenlenmesine çok sevindim. Hayır, turizm veya spor değil, oradaki çocuklarımız adına sevindim.
Basından takip ettiğim kadarı ile Erzurumluların müsabakalara ilgisi büyükmüş. Buz hokeyi, kayakla atlama gibi karşılaşmaları çoluk çocuk izlemişler. Çocukluğunuzun kahramanlarını, hayallerini anımsayın. Seyrettiğiniz dizilerdeki karakterleri, buz pateni yarışmacılarını nasıl taklit ederek oyunlar oynadığınızı hatırlayın. Hepimiz bir kez Katerina Witt, Çarli’nin meleği, Süperman olmuşuzdur oynarken...
İşte Erzurumlu çocukların da böyle kahramanları var artık. Hayallerinin ufkunu genişleten yerli ve yabancı ağabeyleri, ablaları değişik bir sürü kış sporu yaparken gördüler! Onların ‘üniversiteli’ olduğunu duydular. İçlerinden bazıları ilerde o pistlerde olmak için çalışacak. Aileleri de onları seyretmeye gelecek.
Erzurum bu organizasyonlara devam etmeli! O pistler canlı kalmalı. İstanbul Formula yarışlarına dönmemeli olay.
Aslında sporu çok seven ve seyreden bir halkız biz. Devlet büyükleri de sporu seviyor.
Bu iki olgunun beraberliği iyi değerlendirilmeli.
Her şehirde, değişik dallardaki spor tesisleri arttırılmalı. Spor yapmak ‘pahalı’ olmamalı.
Her yaz, okul bahçelerindeki basket potalarının altı otopark olarak kullanılmaktan kurtarılmalı... Futboldan başka dallar da desteklenmeli ve seyredilmeli... Yüzme, cimnastik, cirit, yüksek atlama, atletizm dalları yeniden canlandırılmalı... Çim hokeyi, buz hokeyi, buz pateni, karate, judo tüm ülkeye yayılmalı... Hatta kız futbol takımları da kurulabilir! Yurt dışında örnekleri mevcut! Erzurum bir başlangıçtır. Devam etmesini dilerim.
Bazen hayattan kaçmalı
Son dönemlerde iki film konuşuluyor: Biri yabancı ‘Biutiful’, diğeri yerli ‘Aşk Tesadüfleri Sever’. İkisini de seyredenler sinemadan yaşlı gözlerle çıkıyor. İkisini de izlemedim! Bilinçli olarak izlememeyi seçtim.
Sinema sanatını seven izleyici açısından bunun büyük bir kayıp olduğunu kabul ediyorum; fakat sinemaya ağlayacağımı bile bile gidemedim. Ruh halim, bir de sinemada içimi karartmama elvermedi. Son haftanın tüm üzücü gündemi boğazımı düğümlemişken tercihimi ağlatmayan filmlerden yana kullandım!
Özel gösterimi yapılan ‘Şampiyon- Secreteriat’ filmini seyrettim örneğin. Bir de efekt ve çekim şaheseri mağara filmi ‘Sanctum’u... ‘Şampiyon’da 1970’lerin Amerika’sında yarışlara hazırlanan özel bir atın hayatı anlatılıyor. Bir ev kadını (Diane Lane), inatçı ve egzantrik bir eğitmen (John Malkovich) ve güzeller güzeli bir at başrollerde. John Malkovich, elbette bu filmde de müthiş! Ailece seyredebileceğiniz, sinemadan ruh ve yürek hafifliği ile çıkabileceğiniz bir film.
‘Sanctum’ ise, bir gerilim filmi. Oyunculuk vasat. Filmde vasat olmayan ise, çekimler. Teknolojinin tüm nimetleri kullanarak çekilmiş, doğa ile insanın mücadelesini yansıtan bir film.
Daha önce hep dağ veya nehirlerle boğuşma şeklinde çekilen doğa macerası filmlerden farkı, çok da bilinmeyen mağaracılık tutkusunu işlemesi. Filmdeki bir söz bana çok şey ifade etti; baba mağaracı oğluna neden hayatını mağaralara adadığını açıklarken “Burası hayatı anlamlandırabildiğim tek yer” diyor. ‘Mağaralar benim mabedim’ demeye getiriyor!
Bazen hepimiz hayattan kaçmak istiyoruz.
Hayatın anlamsızlaştığı bir noktada kendi mabedimizi yaratıyoruz. Bir kaçışa sığınıyoruz...
Sinemayı da ‘kaçış’ olarak değerlendirebiliriz. Gerçekten kaçıp senaryoyu seyretme yeri sinema...
Bu hafta sinemalardaki film mönüsü oldukça zengin. Herkesin ruh haline göre film var.
Hangisini canınız çekerse seyredip hayattan 2 saatlik bir kaçış yapabilirsiniz.
Sevgiyi karelemek...
Son hafta bir mesaj bombardımanı ile geçti. Neredeyse gelen tüm mesajlarda aynı tema vardı: ‘Sevgililer gününde sevgilinize yüzük, küpe, kolye, çiçek, saat alın!’...
Alın elbette! Al-ver, ekonomi canlansın!
Bu mesajlar arasından www.ilkerkul.com adresinden gelen mesaj dikkatimi çekti! “Sevdiğinize, sevdiklerinize fotoğraf hediye edin” diyor! Dikkatinizi çekerim; ‘sevgilinize’ demiyor; ‘sevdiğinize, sevdiklerinize’ diyor!
Ortak ilgi alanımız olan doğa fotoğrafçılığından tanıdığım İlker’e telefon açıp “Anlat bakalım, sen ne çekiyorsun?” diye sordum.
“Ben artık duygu çekiyorum” dedi. “Modelim kuş da olabilir, insan da... Yeter ki fotoğrafta o anki ‘duygu’yu yakalayayım, o anı ölümsüzleştireyim, tüm çabam bu işte” diye de ekledi.
“Peki, ne alakası var ‘Sevgililer Günü’ ile?” diye sorunca da gülerek “Şimdiki genç nesil gerçekten yaratıcı” deyip geçenlerde tanıdığı delikanlıdan aldığı bir telefonu anlattı:
“Ağabey, ben 14 Şubat için sevdiğime değişik bir sürpriz yapmak istiyorum, ikimizin sevgisini doğallıkla yansıtan birkaç fotoğrafı ona hediye etmek istiyorum. Uzaktan fotoğraflarımızı çeker misin?”... Fotoğrafçı arkadaşım da “Öyle habersiz, paparazzi gibi çekim yapmak etik olmaz. Ben sizin günü geçireceğiniz mekana gelirim, iki tarafın da rızası olursa doğal ortamda yaparız çekimleri” demiş.
Gerçekten de genç sevgililerle bir orman yürüyüşüne katılmış ve ve çekimlerini yapmış.
Hatta o gün, delikanlı genç kıza evlenme teklif etmiş!
3 gün sonra da istemeye gitmiş! Bu güzel günün fotoğrafları da mevcutmuş!
“Tuzlu kahveyi ağzından püskürtmesini bile çektik!” diyor. Sırada nisan ayındaki düğün günü varmış!
Bu fikirden yola çıkarak, sevenlerin birbirine ‘sevgi dolu an fotoğrafları’ hediye etmelerini önerdiği bir ‘Sevgililer Günü Çekimi’ hediyesi oluşturmuş. Değişik hediye arayışında olanlara duyurulur...
Bu yazı 12 Şubat 2011 tarihli Cumartesi Postası'nda yayınlanmıştır
Yurtlardan 18 yaşında ayrılmak zorunda kalan, töre ve namus cinayetinden kaçan, kalacak yeri olmadığı için oraya sığınan kızlarımızın tek umudu...
Eğitim hayatlarına devam edebilecekleri, bir meslek kazanmaya çalışırken kurtlar sofrasına düşmeden barınabilecekleri, ayaklarının üstünde durmak için çalışırken başlarının üstünde bir çatı olacak, adresi herkesten gizli bir ‘Güneş’ orası.
Bir avuç insanın çabası ile Avcılar, Taksim ve diğer şehirlerde de yeni ‘Güneş’ler doğacak.
Sizlerin ufak tefek yardımları, bu kızlarımızı sıcak ve güvende tutacak. İşte bu nedenle bu kış gününde insani bir ihtiyaç olan ‘Güneş’in doğuşuna katkıda bulunmanızı rica ediyorum.
Ayrıntılı bilgi için www.genckizsiginmaevi.org adresine başvurabilirsiniz.
Erzurum’un ardından...
Erzurum'da Üniversitelerarası Kış Oyunları düzenlenmesine çok sevindim. Hayır, turizm veya spor değil, oradaki çocuklarımız adına sevindim.
Basından takip ettiğim kadarı ile Erzurumluların müsabakalara ilgisi büyükmüş. Buz hokeyi, kayakla atlama gibi karşılaşmaları çoluk çocuk izlemişler. Çocukluğunuzun kahramanlarını, hayallerini anımsayın. Seyrettiğiniz dizilerdeki karakterleri, buz pateni yarışmacılarını nasıl taklit ederek oyunlar oynadığınızı hatırlayın. Hepimiz bir kez Katerina Witt, Çarli’nin meleği, Süperman olmuşuzdur oynarken...
İşte Erzurumlu çocukların da böyle kahramanları var artık. Hayallerinin ufkunu genişleten yerli ve yabancı ağabeyleri, ablaları değişik bir sürü kış sporu yaparken gördüler! Onların ‘üniversiteli’ olduğunu duydular. İçlerinden bazıları ilerde o pistlerde olmak için çalışacak. Aileleri de onları seyretmeye gelecek.
Erzurum bu organizasyonlara devam etmeli! O pistler canlı kalmalı. İstanbul Formula yarışlarına dönmemeli olay.
Aslında sporu çok seven ve seyreden bir halkız biz. Devlet büyükleri de sporu seviyor.
Bu iki olgunun beraberliği iyi değerlendirilmeli.
Her şehirde, değişik dallardaki spor tesisleri arttırılmalı. Spor yapmak ‘pahalı’ olmamalı.
Her yaz, okul bahçelerindeki basket potalarının altı otopark olarak kullanılmaktan kurtarılmalı... Futboldan başka dallar da desteklenmeli ve seyredilmeli... Yüzme, cimnastik, cirit, yüksek atlama, atletizm dalları yeniden canlandırılmalı... Çim hokeyi, buz hokeyi, buz pateni, karate, judo tüm ülkeye yayılmalı... Hatta kız futbol takımları da kurulabilir! Yurt dışında örnekleri mevcut! Erzurum bir başlangıçtır. Devam etmesini dilerim.
Bazen hayattan kaçmalı
Son dönemlerde iki film konuşuluyor: Biri yabancı ‘Biutiful’, diğeri yerli ‘Aşk Tesadüfleri Sever’. İkisini de seyredenler sinemadan yaşlı gözlerle çıkıyor. İkisini de izlemedim! Bilinçli olarak izlememeyi seçtim.
Sinema sanatını seven izleyici açısından bunun büyük bir kayıp olduğunu kabul ediyorum; fakat sinemaya ağlayacağımı bile bile gidemedim. Ruh halim, bir de sinemada içimi karartmama elvermedi. Son haftanın tüm üzücü gündemi boğazımı düğümlemişken tercihimi ağlatmayan filmlerden yana kullandım!
Özel gösterimi yapılan ‘Şampiyon- Secreteriat’ filmini seyrettim örneğin. Bir de efekt ve çekim şaheseri mağara filmi ‘Sanctum’u... ‘Şampiyon’da 1970’lerin Amerika’sında yarışlara hazırlanan özel bir atın hayatı anlatılıyor. Bir ev kadını (Diane Lane), inatçı ve egzantrik bir eğitmen (John Malkovich) ve güzeller güzeli bir at başrollerde. John Malkovich, elbette bu filmde de müthiş! Ailece seyredebileceğiniz, sinemadan ruh ve yürek hafifliği ile çıkabileceğiniz bir film.
‘Sanctum’ ise, bir gerilim filmi. Oyunculuk vasat. Filmde vasat olmayan ise, çekimler. Teknolojinin tüm nimetleri kullanarak çekilmiş, doğa ile insanın mücadelesini yansıtan bir film.
Daha önce hep dağ veya nehirlerle boğuşma şeklinde çekilen doğa macerası filmlerden farkı, çok da bilinmeyen mağaracılık tutkusunu işlemesi. Filmdeki bir söz bana çok şey ifade etti; baba mağaracı oğluna neden hayatını mağaralara adadığını açıklarken “Burası hayatı anlamlandırabildiğim tek yer” diyor. ‘Mağaralar benim mabedim’ demeye getiriyor!
Bazen hepimiz hayattan kaçmak istiyoruz.
Hayatın anlamsızlaştığı bir noktada kendi mabedimizi yaratıyoruz. Bir kaçışa sığınıyoruz...
Sinemayı da ‘kaçış’ olarak değerlendirebiliriz. Gerçekten kaçıp senaryoyu seyretme yeri sinema...
Bu hafta sinemalardaki film mönüsü oldukça zengin. Herkesin ruh haline göre film var.
Hangisini canınız çekerse seyredip hayattan 2 saatlik bir kaçış yapabilirsiniz.
Sevgiyi karelemek...
Son hafta bir mesaj bombardımanı ile geçti. Neredeyse gelen tüm mesajlarda aynı tema vardı: ‘Sevgililer gününde sevgilinize yüzük, küpe, kolye, çiçek, saat alın!’...
Alın elbette! Al-ver, ekonomi canlansın!
Bu mesajlar arasından www.ilkerkul.com adresinden gelen mesaj dikkatimi çekti! “Sevdiğinize, sevdiklerinize fotoğraf hediye edin” diyor! Dikkatinizi çekerim; ‘sevgilinize’ demiyor; ‘sevdiğinize, sevdiklerinize’ diyor!
Ortak ilgi alanımız olan doğa fotoğrafçılığından tanıdığım İlker’e telefon açıp “Anlat bakalım, sen ne çekiyorsun?” diye sordum.
“Ben artık duygu çekiyorum” dedi. “Modelim kuş da olabilir, insan da... Yeter ki fotoğrafta o anki ‘duygu’yu yakalayayım, o anı ölümsüzleştireyim, tüm çabam bu işte” diye de ekledi.
“Peki, ne alakası var ‘Sevgililer Günü’ ile?” diye sorunca da gülerek “Şimdiki genç nesil gerçekten yaratıcı” deyip geçenlerde tanıdığı delikanlıdan aldığı bir telefonu anlattı:
“Ağabey, ben 14 Şubat için sevdiğime değişik bir sürpriz yapmak istiyorum, ikimizin sevgisini doğallıkla yansıtan birkaç fotoğrafı ona hediye etmek istiyorum. Uzaktan fotoğraflarımızı çeker misin?”... Fotoğrafçı arkadaşım da “Öyle habersiz, paparazzi gibi çekim yapmak etik olmaz. Ben sizin günü geçireceğiniz mekana gelirim, iki tarafın da rızası olursa doğal ortamda yaparız çekimleri” demiş.
Gerçekten de genç sevgililerle bir orman yürüyüşüne katılmış ve ve çekimlerini yapmış.
Hatta o gün, delikanlı genç kıza evlenme teklif etmiş!
3 gün sonra da istemeye gitmiş! Bu güzel günün fotoğrafları da mevcutmuş!
“Tuzlu kahveyi ağzından püskürtmesini bile çektik!” diyor. Sırada nisan ayındaki düğün günü varmış!
Bu fikirden yola çıkarak, sevenlerin birbirine ‘sevgi dolu an fotoğrafları’ hediye etmelerini önerdiği bir ‘Sevgililer Günü Çekimi’ hediyesi oluşturmuş. Değişik hediye arayışında olanlara duyurulur...
Bu yazı 12 Şubat 2011 tarihli Cumartesi Postası'nda yayınlanmıştır
Yarıyıl Tatilinde Abant
Abant çok yazılan, çok bilinen, çok sevilen bir yöre. 4 mevsimi güzel. Ama Abant kar altında daha bir özel! Buz tutmuş gölü ile, kar üstünde gezinen faytonları ile, lapa lapa yağan karı ile bir masal diyarı adeta. Etrafını çevreleyen çam ağaçlarının üstü bembeyaz. Dalların arasında küçük gövdeleri ile yemek arayan kuşlar ötüşüyor.
Kırmızı göğüslü şakraklar, ispinozlar, karatavuklar ve illa ki serçeler. Karlı rampaların keyfini ise en çok çocuklar çıkarıyor. Lastik botların içinde tepeden aşağıya kayıyorlar. Yanaklar kıpkırmızı, başlıkları kar kaplı... Aşağı inince botlarını yine kollarının altına kıstırıp tepeye doğru tırmanışa geçiyorlar. Tüm bu çaba 30 saniyelik bir iniş keyfi için...
10 kez çık-kay yapan çocukları ancak 2 saatlik bir uyku toparlıyor! Harcadıkları enerjiden bitap ama yüzlerinde mutlu bir gülümseme ile öğle uykusuna yatıyorlar. Rüyalarında hâlâ o rampadan kaydıklarını görüyorlar. Abant sadece çocuklara değil, herkese iyi geliyor. Karın yarattığı beyaz masumiyet, insanın ruhuna işliyor. 2 gün kaçın Abant’a... Daha önce yeşiline doyamadığınız Abant’ı bir de kar altında görün. Enfes.
Uçmanın sihirli gücü
İlk çağlardan beri insanoğlu kendisinde olmayan uçma yetisine sahip kuşlara büyük hayranlık beslemiştir. Mağara duvarlarına çizilen resimlerle başlayan bu ‘kuşları kaydetme’ merakı, günümüzde ornito (kuş) fotoğrafçılığı denilen, teknik kapasitesi yüksek, tele lensler ile yapılan uğraş ile devam etmektedir. Kuş fotoğrafçılığı, kuşları rahatsız etmeden habitatlarında gözlem yapmak ile başlar. Kuş gözlemciliğinden farkı, fotoğraf tutkusunu da kapsamasıdır.
Bir çift kanadın peşinde, sabahın ilk saatlerinden akşamın son ışıklarına dek arazide olmayı gerektirir. Ülkemizde pek çok eski avcı artık tüfeklerini bırakıp dijital fotoğraf makineleri ve yüksek odak uzaklıklı lensleri ile birlikte doğa ve kuş aşklarını devam ettirmektedir. Zaten uçan bir kuş, ölü bir kuştan daha güzel değil midir? Kuş dünyası hayranları arasında yırtıcıseverler çoktur.
Ülkemizdeki yırtıcı kuşlar içinde hepimizin aşina olduğu ise, elbette şahinlerdir. Hele de kızıl şahinler, Anadolu’nun en alalı, en kınalı şahinleridir. Yine yırtıcı olan baykuşlar avlarını, çıkardıkları sesi takip ederek ele geçirirken kızıl şahinler gözleyerek bulur. Bu nedenle, bu mevsimde sık sık yol kenarındaki elektrik direklerinin tepesinde veya yapraksız yüksek ağaçların üzerinde çok sayıda kızıl şahin ile karşılaşabilirsiniz.
Keskin gözler büyük bir konsantrasyon ile av taramaktadır direk tepelerinde... Yağan kar ile kaplı araziler, onların besin arayışını zorlaştırır, bulmalarını imkansız hale getirir. Besin aramak için araziye inmiş kızıllar; üstlerinde gecenin kırağısı, gözleri yere dikili, büyük haşmetli kanatları iki yanda, uzun bacakları ile kayalık arazide dolaşarak av peşine düşerler. İşte o zaman, bu güzel uçuşlu harika yaratıkların, aynı insanoğlu gibi ‘bir lokma’ kavgasında olduğunu anlarım.
O özendiğim kanatların üzerindeki kırağı ıslaklığı, zor geçmiş birkaç günün kanıtı, soğuğun nazenin teleğine işlediğinin ıspatıdır. O ana, sessizce yattığı karın üstünde tanıklık eden ornito fotoğrafçısı ise bize masum görünüşlü beyaz karın doğadaki acı yüzünü göstermektedir!
Bankaya giderken kulak spreyini sıkmayı unutmayın!
Yıllar yıllar öncesinin reklamını anımsarsınız:
-Akbank’a mı gidiyorsun?
- Hayır, Akbank’a gidiyorum!
- Öyle mii? Ben de Akbank’a gidiyorsun sanmıştım! Eğer siz de reklamdaki amcalar gibi duyma zorluğu çekiyorsanız, piyasaya yeni çıkan kulak temizleme spreylerini deneyebilirsiniz. Konu ile ilgili olarak danıştığım çok değerli bir KKB doktoru, bu spreylerin yurt dışında da yaygın kullanıldığını, zararlı olmadığını ama kalıcı değil, geçici bir çözüm sayılması gerektiğini vurguladı. Ayrıca kulağın içinin karıştırılmasının çok tehlikeli olduğunu, her yıl çok sayıda hastanın kulağına anahtar, toka, şiş ve tığ (?!) sokarak kulak zarının kanamasına neden olduklarını belirtti.
Özellikle çocuklarda, kulak çubuğu kullanılmamasını, temiz bir tülbent ile kulak içinin silinmesini önerdi. Verdiği bilgilere göre, kum saatine benzeyen kulak yolunda, kulak salgısını oluşturan özel salgı bezleri bulunuyormuş. Salgının görevi, toz ve kum parçalarını tutarak zara ulaşmasını engellemekmiş.
Şayet kişi, kulağını içeri soktuğu cisimlerle temizlemeye kalkışırsa, bişon (kulak kiri) denilen bu birikimi kulak zarına doğru itermiş! İşte bu yeni çıkan spreyler, birikmiş, kurumuş, arkaya itilmiş kulak kirini yumuşatıp akıtmaya yarıyor! Sizin de işitme azlığınız, kulakta dolgunluk hissiniz, çınlama, kulakta gürültü gibi şikayetleriniz var ise, elbette en doğrusu hemen bir doktora başvurmanız. Ama ‘doktora değil, eczaneye giderim’ diyenlerden iseniz, eczacınıza danışıp bu yeni spreyler hakkında bilgi alabilirsiniz. Yeter ki kulağınıza şiş, tığ, anahtar sokmayın!
(05.02.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Kırmızı göğüslü şakraklar, ispinozlar, karatavuklar ve illa ki serçeler. Karlı rampaların keyfini ise en çok çocuklar çıkarıyor. Lastik botların içinde tepeden aşağıya kayıyorlar. Yanaklar kıpkırmızı, başlıkları kar kaplı... Aşağı inince botlarını yine kollarının altına kıstırıp tepeye doğru tırmanışa geçiyorlar. Tüm bu çaba 30 saniyelik bir iniş keyfi için...
10 kez çık-kay yapan çocukları ancak 2 saatlik bir uyku toparlıyor! Harcadıkları enerjiden bitap ama yüzlerinde mutlu bir gülümseme ile öğle uykusuna yatıyorlar. Rüyalarında hâlâ o rampadan kaydıklarını görüyorlar. Abant sadece çocuklara değil, herkese iyi geliyor. Karın yarattığı beyaz masumiyet, insanın ruhuna işliyor. 2 gün kaçın Abant’a... Daha önce yeşiline doyamadığınız Abant’ı bir de kar altında görün. Enfes.
Uçmanın sihirli gücü
İlk çağlardan beri insanoğlu kendisinde olmayan uçma yetisine sahip kuşlara büyük hayranlık beslemiştir. Mağara duvarlarına çizilen resimlerle başlayan bu ‘kuşları kaydetme’ merakı, günümüzde ornito (kuş) fotoğrafçılığı denilen, teknik kapasitesi yüksek, tele lensler ile yapılan uğraş ile devam etmektedir. Kuş fotoğrafçılığı, kuşları rahatsız etmeden habitatlarında gözlem yapmak ile başlar. Kuş gözlemciliğinden farkı, fotoğraf tutkusunu da kapsamasıdır.
Bir çift kanadın peşinde, sabahın ilk saatlerinden akşamın son ışıklarına dek arazide olmayı gerektirir. Ülkemizde pek çok eski avcı artık tüfeklerini bırakıp dijital fotoğraf makineleri ve yüksek odak uzaklıklı lensleri ile birlikte doğa ve kuş aşklarını devam ettirmektedir. Zaten uçan bir kuş, ölü bir kuştan daha güzel değil midir? Kuş dünyası hayranları arasında yırtıcıseverler çoktur.
Ülkemizdeki yırtıcı kuşlar içinde hepimizin aşina olduğu ise, elbette şahinlerdir. Hele de kızıl şahinler, Anadolu’nun en alalı, en kınalı şahinleridir. Yine yırtıcı olan baykuşlar avlarını, çıkardıkları sesi takip ederek ele geçirirken kızıl şahinler gözleyerek bulur. Bu nedenle, bu mevsimde sık sık yol kenarındaki elektrik direklerinin tepesinde veya yapraksız yüksek ağaçların üzerinde çok sayıda kızıl şahin ile karşılaşabilirsiniz.
Keskin gözler büyük bir konsantrasyon ile av taramaktadır direk tepelerinde... Yağan kar ile kaplı araziler, onların besin arayışını zorlaştırır, bulmalarını imkansız hale getirir. Besin aramak için araziye inmiş kızıllar; üstlerinde gecenin kırağısı, gözleri yere dikili, büyük haşmetli kanatları iki yanda, uzun bacakları ile kayalık arazide dolaşarak av peşine düşerler. İşte o zaman, bu güzel uçuşlu harika yaratıkların, aynı insanoğlu gibi ‘bir lokma’ kavgasında olduğunu anlarım.
O özendiğim kanatların üzerindeki kırağı ıslaklığı, zor geçmiş birkaç günün kanıtı, soğuğun nazenin teleğine işlediğinin ıspatıdır. O ana, sessizce yattığı karın üstünde tanıklık eden ornito fotoğrafçısı ise bize masum görünüşlü beyaz karın doğadaki acı yüzünü göstermektedir!
Bankaya giderken kulak spreyini sıkmayı unutmayın!
Yıllar yıllar öncesinin reklamını anımsarsınız:
-Akbank’a mı gidiyorsun?
- Hayır, Akbank’a gidiyorum!
- Öyle mii? Ben de Akbank’a gidiyorsun sanmıştım! Eğer siz de reklamdaki amcalar gibi duyma zorluğu çekiyorsanız, piyasaya yeni çıkan kulak temizleme spreylerini deneyebilirsiniz. Konu ile ilgili olarak danıştığım çok değerli bir KKB doktoru, bu spreylerin yurt dışında da yaygın kullanıldığını, zararlı olmadığını ama kalıcı değil, geçici bir çözüm sayılması gerektiğini vurguladı. Ayrıca kulağın içinin karıştırılmasının çok tehlikeli olduğunu, her yıl çok sayıda hastanın kulağına anahtar, toka, şiş ve tığ (?!) sokarak kulak zarının kanamasına neden olduklarını belirtti.
Özellikle çocuklarda, kulak çubuğu kullanılmamasını, temiz bir tülbent ile kulak içinin silinmesini önerdi. Verdiği bilgilere göre, kum saatine benzeyen kulak yolunda, kulak salgısını oluşturan özel salgı bezleri bulunuyormuş. Salgının görevi, toz ve kum parçalarını tutarak zara ulaşmasını engellemekmiş.
Şayet kişi, kulağını içeri soktuğu cisimlerle temizlemeye kalkışırsa, bişon (kulak kiri) denilen bu birikimi kulak zarına doğru itermiş! İşte bu yeni çıkan spreyler, birikmiş, kurumuş, arkaya itilmiş kulak kirini yumuşatıp akıtmaya yarıyor! Sizin de işitme azlığınız, kulakta dolgunluk hissiniz, çınlama, kulakta gürültü gibi şikayetleriniz var ise, elbette en doğrusu hemen bir doktora başvurmanız. Ama ‘doktora değil, eczaneye giderim’ diyenlerden iseniz, eczacınıza danışıp bu yeni spreyler hakkında bilgi alabilirsiniz. Yeter ki kulağınıza şiş, tığ, anahtar sokmayın!
(05.02.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
'İyi Günde, Kötü Günde...'
Bu hafta Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün’ün 2 kişilik oyunu ‘İyi Günde Kötü Günde’yi izledim. 35 yıllık tiyatrocu Ali Poyrazoğlu ve 1973 yılında konservatuar mezuniyetinden beri sahnelerde olan Nilgün Belgün’ün tanışıklığı, TRT’nin tek kanal olduğu yıllara dayanıyor. Birlikte ‘Tele Pazar’ programında parodilere çıkan bu iki usta tiyatrocu, bu kez komedi tarzında bir oyun ile karşımızdaydı.
‘İyi Günde-Kötü Günde’ Pierre Palmade-Michel Laroque ikilisinin Fransa’da oynadıkları ‘Ils se Sont Aimes (Birbirlerini Çok Sevmişlerdi)’ oyununun, Ali Poyrazoğlu tarafından hem dilimize hem kültürümüze uyarlanmış hali. Oyunda, tüm yardımcı unsurlar, ikincil rollerdeki oyuncular ve hatta aksesuarlar kaldırılmış. Sadece iki tiyatro ustası var sahnede.
Oynayanlar birbirine çok aşina ve usta olunca, ortaya koydukları eser de sıcak ve zorlamasız şekilde sergileniyor. Oyuncuların pozitif enerjisi, seyirciye geçiyor. Ali Poyrazoğlu’nun seveni de sevmeyeni de vardır. Ben sevenlerindenim. Oyun sırasında da zevkle izledim kendisini. Nilgün Belgün ise, yıllardır tanıdığımız ve Show TV’nin dans yarışması sayesinde de popülerliğini arttırmış bir sanatçı. Tiyatro sanatının müzikal komedi türünde iyi bir oyununu izlemek için ‘İyi Günde-Kötü Günde’ isabetli bir seçim.
‘Kadın’a etimolojik anlamlandırma
Sözlük okur musunuz? “Sözlük de okunur muymuş!?” demeyin, vallahi de okunur! Dün akşam bir kitaba dalmak için yeterli konsantrasyonu sağlayamayınca elime İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun Etimoloji Sözlüğü’nü aldım. Meğer, sözlük sayfalarında gözlerimi avare gezdirmeyi özlemişim. Dilimizde başlangıç harfi olarak oldukça sık kullanılan ‘çalışkan K’ harfinin sayfasında ‘kadın’ kelimesinin kökeni ile ilgili bakın neler yazıyor: Kadın kelimesinin kökeni Soğdakça olup ‘Hvaten’ sözünden gelir.
Hvaten ‘kraliçe’ demekmiş! Çok afili bir anlamı var, anlayacağınız. Zamanla hvaten önce hatun, sonra katun, en son da kadın şeklinde söylenmeye başlamış. Anadolu Türkçesinde ise, kadın ‘dişi kişi’ anlamında kullanılıyor. Okumamın burasında ‘B’ harfine dönüp bana ‘uyduruluvermiş’ hissi veren ‘bayan’ kelimesine bakma gereği hissettim. Eski Türkçede de kullanılan ve ‘varlıklı, etkin, üstün’ anlamına gelen ‘bay’ kelimesi sözlükte yerini almış olmasına rağmen ‘bayan’ kelimesi yok! Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğü’nde ise ‘bayan’ kelimesine rastlıyoruz.
Hatta eserlerinde İstanbul’un gündelik hayatını anlatan Halide Edip Adıvar’dan bir alıntı ile örnekleniyor: ‘Süleyman Bolluk da bayanın koluna girmişti’... Edebiyatta bile kullanıldığını görünce elimde ‘bayan’ kelimesine karşı tez olarak kullanılacak pek malzeme kalmadı ama Türkiye Ağızları Sözlüğü’nde Giresun’da, özellikle Şebinkarahisar civarında ‘bayan’ın bir çeşit yabani armuda verilen isim olarak geçtiğini de yazayım! Ve, sırf kayıtlara geçmesi için söylüyorum; ‘bayan’ lafından hâlâ hiç haz etmiyorum! Konumuzu bağlarken ‘kadın’ sözcüğünün diğer dillerdeki karşılıklarına da göz atalım; Farsça’da zen, Almanca’da frau, Latince’de femina, Arapça’da tekil olarak mer’e, çoğul olarak nisa, Fransızca’da femme, Rumca’da gune, İtalyanca’da donna...
Soğdakça da neymiş?
Kadın kelimesinin kökeni Soğdakçaymış ya. Ben de ilk kez duydum. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp, biraz araştırdım. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde Orta Asya’da Soğdakların kullandığı İran kökenli ‘antik, ölü dil’ olarak geçiyor. Hint-Avrupa dilleri arasında Soğdakça 7-9. yy’da Orta Asya’nın uluslararası dili konumunda imiş! 9’uncu yüzyıla kadar İpek Yolu üzerinde konuşulan en önemli dil olmuş.
Soğdların gitgide daha çok Türklerin arasında kalması ve Türkçe konuşmaya başlaması ile önemini kaybetmiş, sonunda tamamen kaybolmuş. Bir nevi o zamanda o yörenin ‘İngilizcesi imiş’ diyebiliriz. 20. yüzyıl’da arkeologların araştırmaları sonucu ortaya çıkan Soğdakça’nın günümüzdeki uzantısı Semerkant’ta konuşulan lehçeler.
Bir dans öyküsünde İstanbul
24-25 Şubat geceleri Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahnelenecek olan ‘Kısmet’ isimli eser için biletinizi şimdiden almayı unutmayın. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin en önemli 15 dansçısı tarafından sahnelenecek eserin koreografisi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Bale Bölüm Başkanı Prof. Dilek Evgin’e ait. Müzikler ise Kamran İnce’nin. Bizans’tan bu yana nice hikâyeye ev sahipliği yapan ‘İstanbul’da kendiyle özdeşleşmiş 3 figür olan Konstantin, Fatih Sultan Mehmet ve Ayasofya ile post-modern bir dans öyküsü ile anlatılıyor. Kaçırmamak gerek, derim.
SBS ile ilgili okur mektubu
Sevgili İnci Hanım,
Benim üç çocuğum var. Bizim de bir SBS hikâyemiz var. Çok özverili, çok çalışmalı, çok özel dersli, çok emek harcanmış bir başarı(!) öyküsü... İşin garip tarafı, şu anda SBS sistemi ile liseye geçmiş olan çocuğum, çok çalışıp iyi bir okul kazandığı halde, hâlâ kendisini yeteri kadar başarılı hissedemiyor! Hep ‘o tek soruyu boş bırakmasam daha yüksek puanlı okula girebilirdim’ duygusuyla kahretti kendini... Bizce iyi bir okulu kazandığına bile sevinemedi. Onun üzüntüsü ve gözlerindeki hayal kırıklığı karşısında anne-baba olarak hissettiğimiz ise çaresizlik duygusu. Bu sene ortaöğretim son sınıfta okuyan ve akademik olarak çok başarılı olan ortanca çocuğum ile birlikte üç senedir yine aynı sınav stresinin içindeyiz.
Ve önceki tecrübemiz nedeniyle artık biliyoruz ki, her şey çocukta bitmiyor! Hele şu son iki yılda tam tersine doğum tarihi gibi hiçbir çocuğun elinde olmayan faktörler bile devrede... Şimdi bu sistemin içinde kimi suçlayacağız? Ya da üç sene verdikleri emeğin bir anda doğum tarihi veya orta öğretim başarı notu gibi etkenler yüzünden heba olabildiğini nasıl onlara ve kendimize açıklayacağız? Daha da önemlisi ben artık çocuklarımın sadece annesi olmak istiyorum, onlara tam en mutlu oldukları anda test çözmeleri gerektiğini hatırlatan Demokles’in Kılıcı olmayı hiç sevmiyorum. Şimdi soruyorum! Bir aile daha ne kadar tüm emeklerini, çocuklarının çocukluğunu, aile huzurunu, çocuğunun zevk aldığı, yetenekli olduğu ve belki de vakit bulup yapabilirse çok başarılı olabileceği sanat veya spor faaliyetlerini ve de çocukları birer yetişkin olup yuvadan uçmadan önce, onlar ile geçireceği değerli yılları böyle sürekli değişen, 2 saatlik bir sınav sistemi için feda edebilir?
Bir SBS annesi...
(29.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
‘İyi Günde-Kötü Günde’ Pierre Palmade-Michel Laroque ikilisinin Fransa’da oynadıkları ‘Ils se Sont Aimes (Birbirlerini Çok Sevmişlerdi)’ oyununun, Ali Poyrazoğlu tarafından hem dilimize hem kültürümüze uyarlanmış hali. Oyunda, tüm yardımcı unsurlar, ikincil rollerdeki oyuncular ve hatta aksesuarlar kaldırılmış. Sadece iki tiyatro ustası var sahnede.
Oynayanlar birbirine çok aşina ve usta olunca, ortaya koydukları eser de sıcak ve zorlamasız şekilde sergileniyor. Oyuncuların pozitif enerjisi, seyirciye geçiyor. Ali Poyrazoğlu’nun seveni de sevmeyeni de vardır. Ben sevenlerindenim. Oyun sırasında da zevkle izledim kendisini. Nilgün Belgün ise, yıllardır tanıdığımız ve Show TV’nin dans yarışması sayesinde de popülerliğini arttırmış bir sanatçı. Tiyatro sanatının müzikal komedi türünde iyi bir oyununu izlemek için ‘İyi Günde-Kötü Günde’ isabetli bir seçim.
‘Kadın’a etimolojik anlamlandırma
Sözlük okur musunuz? “Sözlük de okunur muymuş!?” demeyin, vallahi de okunur! Dün akşam bir kitaba dalmak için yeterli konsantrasyonu sağlayamayınca elime İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun Etimoloji Sözlüğü’nü aldım. Meğer, sözlük sayfalarında gözlerimi avare gezdirmeyi özlemişim. Dilimizde başlangıç harfi olarak oldukça sık kullanılan ‘çalışkan K’ harfinin sayfasında ‘kadın’ kelimesinin kökeni ile ilgili bakın neler yazıyor: Kadın kelimesinin kökeni Soğdakça olup ‘Hvaten’ sözünden gelir.
Hvaten ‘kraliçe’ demekmiş! Çok afili bir anlamı var, anlayacağınız. Zamanla hvaten önce hatun, sonra katun, en son da kadın şeklinde söylenmeye başlamış. Anadolu Türkçesinde ise, kadın ‘dişi kişi’ anlamında kullanılıyor. Okumamın burasında ‘B’ harfine dönüp bana ‘uyduruluvermiş’ hissi veren ‘bayan’ kelimesine bakma gereği hissettim. Eski Türkçede de kullanılan ve ‘varlıklı, etkin, üstün’ anlamına gelen ‘bay’ kelimesi sözlükte yerini almış olmasına rağmen ‘bayan’ kelimesi yok! Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğü’nde ise ‘bayan’ kelimesine rastlıyoruz.
Hatta eserlerinde İstanbul’un gündelik hayatını anlatan Halide Edip Adıvar’dan bir alıntı ile örnekleniyor: ‘Süleyman Bolluk da bayanın koluna girmişti’... Edebiyatta bile kullanıldığını görünce elimde ‘bayan’ kelimesine karşı tez olarak kullanılacak pek malzeme kalmadı ama Türkiye Ağızları Sözlüğü’nde Giresun’da, özellikle Şebinkarahisar civarında ‘bayan’ın bir çeşit yabani armuda verilen isim olarak geçtiğini de yazayım! Ve, sırf kayıtlara geçmesi için söylüyorum; ‘bayan’ lafından hâlâ hiç haz etmiyorum! Konumuzu bağlarken ‘kadın’ sözcüğünün diğer dillerdeki karşılıklarına da göz atalım; Farsça’da zen, Almanca’da frau, Latince’de femina, Arapça’da tekil olarak mer’e, çoğul olarak nisa, Fransızca’da femme, Rumca’da gune, İtalyanca’da donna...
Soğdakça da neymiş?
Kadın kelimesinin kökeni Soğdakçaymış ya. Ben de ilk kez duydum. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp, biraz araştırdım. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde Orta Asya’da Soğdakların kullandığı İran kökenli ‘antik, ölü dil’ olarak geçiyor. Hint-Avrupa dilleri arasında Soğdakça 7-9. yy’da Orta Asya’nın uluslararası dili konumunda imiş! 9’uncu yüzyıla kadar İpek Yolu üzerinde konuşulan en önemli dil olmuş.
Soğdların gitgide daha çok Türklerin arasında kalması ve Türkçe konuşmaya başlaması ile önemini kaybetmiş, sonunda tamamen kaybolmuş. Bir nevi o zamanda o yörenin ‘İngilizcesi imiş’ diyebiliriz. 20. yüzyıl’da arkeologların araştırmaları sonucu ortaya çıkan Soğdakça’nın günümüzdeki uzantısı Semerkant’ta konuşulan lehçeler.
Bir dans öyküsünde İstanbul
24-25 Şubat geceleri Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahnelenecek olan ‘Kısmet’ isimli eser için biletinizi şimdiden almayı unutmayın. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin en önemli 15 dansçısı tarafından sahnelenecek eserin koreografisi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Bale Bölüm Başkanı Prof. Dilek Evgin’e ait. Müzikler ise Kamran İnce’nin. Bizans’tan bu yana nice hikâyeye ev sahipliği yapan ‘İstanbul’da kendiyle özdeşleşmiş 3 figür olan Konstantin, Fatih Sultan Mehmet ve Ayasofya ile post-modern bir dans öyküsü ile anlatılıyor. Kaçırmamak gerek, derim.
SBS ile ilgili okur mektubu
Sevgili İnci Hanım,
Benim üç çocuğum var. Bizim de bir SBS hikâyemiz var. Çok özverili, çok çalışmalı, çok özel dersli, çok emek harcanmış bir başarı(!) öyküsü... İşin garip tarafı, şu anda SBS sistemi ile liseye geçmiş olan çocuğum, çok çalışıp iyi bir okul kazandığı halde, hâlâ kendisini yeteri kadar başarılı hissedemiyor! Hep ‘o tek soruyu boş bırakmasam daha yüksek puanlı okula girebilirdim’ duygusuyla kahretti kendini... Bizce iyi bir okulu kazandığına bile sevinemedi. Onun üzüntüsü ve gözlerindeki hayal kırıklığı karşısında anne-baba olarak hissettiğimiz ise çaresizlik duygusu. Bu sene ortaöğretim son sınıfta okuyan ve akademik olarak çok başarılı olan ortanca çocuğum ile birlikte üç senedir yine aynı sınav stresinin içindeyiz.
Ve önceki tecrübemiz nedeniyle artık biliyoruz ki, her şey çocukta bitmiyor! Hele şu son iki yılda tam tersine doğum tarihi gibi hiçbir çocuğun elinde olmayan faktörler bile devrede... Şimdi bu sistemin içinde kimi suçlayacağız? Ya da üç sene verdikleri emeğin bir anda doğum tarihi veya orta öğretim başarı notu gibi etkenler yüzünden heba olabildiğini nasıl onlara ve kendimize açıklayacağız? Daha da önemlisi ben artık çocuklarımın sadece annesi olmak istiyorum, onlara tam en mutlu oldukları anda test çözmeleri gerektiğini hatırlatan Demokles’in Kılıcı olmayı hiç sevmiyorum. Şimdi soruyorum! Bir aile daha ne kadar tüm emeklerini, çocuklarının çocukluğunu, aile huzurunu, çocuğunun zevk aldığı, yetenekli olduğu ve belki de vakit bulup yapabilirse çok başarılı olabileceği sanat veya spor faaliyetlerini ve de çocukları birer yetişkin olup yuvadan uçmadan önce, onlar ile geçireceği değerli yılları böyle sürekli değişen, 2 saatlik bir sınav sistemi için feda edebilir?
Bir SBS annesi...
(29.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Aşkın Senaryoları
Aşk... Ne kadar zor anlatılıyor ve daha da zor tanımlanıyor. Herkes bir ucundan tutmuş, her satırda, her filmde, her kitapta başka bir ayrıtını konuşuyor. Aslında ayrıtı olmayan, kenarı köşesi bulunmayan bir duygu aşk. Aşk bir gerçek midir yoksa bir rüya mı? Aşk deyince aklıma, gençlik okumaları, İngiliz edebiyatının çilekeş kız kardeşleri Bronte’lerin kitapları düşer: Jane Eyre, ‘Rüzgarlı Tepeler’... Aşkı konuşmak bile bu kadar zor iken, yazarlar nasıl yazmış, karakterler nasıl yaşamış, filmler nasıl çekilmiş...
Tüm sanatların büyüsünü en çok hissettiren duygudur; aşk. Sonradan okudum Aytmatov’un iç acıtan aşk tanımlamalarını. Bilmeyen var mıdır ‘Selvi boylum al yazmalım’ı? Önünde durduğum kitapçı raflarında, klasik kitapların, filmlerin arasında, konu olarak aşkı arayarak gözlerim ilerlerken neler geliyor aklıma? Ah, işte! Rüzgar Gibi Geçti! Scarlett’i hiç anlayamadım, sevmedim de.
Kazablankalı Sam de işlemedi bana... Humprey Bogard ve Ingrid Bergman’a rağmen hem de... New York’da Empire State binasında buluşmaya çalışanlar, İstanbul’da Gülhane Parkı, Yıldız Korusu’nda kol kola yürüyenler... Hepsi aşık birbirine... Dünya aslında aşkın boynuzunda dönüyor! Ya Anadolu’nun aşıkları? En kaça-göçe, en çok müdahaleye, ağır töreye maruz kalan aşklar belki de?..
Aşk için yapılanların aşkın taraflarına zarar vermesi ağır gelir bana: ‘Ya benimsin ya kara toprağın!’ Niye öyle olsun? Seven kıyar mı sevdiğine? Bırak yaşasın, hayat onu başka yöne sürüklese de... Benim sevdiğim aşk hikayelerinde kahramanlar mağrurdur. Aşklarını içten içe çeken kalplerin sahipleri... Hani verem eden cinsten aşklar vardır ya, onlar pek dokunur kalbime. Bir de başlayabilen ama günün birinde biten aşklar var. Gerçek aşk biter mi? Belki, iki insanın aşkı bitebilir ama AŞK yeryüzünde hiç bitmeyecek bence... Aşk deyince, öyle düşündürdü beni...
Tesadüfi olmayan tesadüfler
Tesadüfler bugünlerde aklıma takılıyor. Düşündüğün kişiyi köşeyi dönünce görüvermek ya da telefonda sesini duyuvermek... “Aaaa!” demek. “Ne tesadüf, ben de tam seni düşünüyordum.” Kaç defa geldi başımıza acaba? Kaç kere, bir kaç saniye öne geçtik hayatta. Önce düşündük, sonra yaşadık. Yaşayacağımızı bilmeden düşündük. Belli belirsiz, üst bellek tarafından algılanmayan bir şekilde hayatın algoritmasını değiştirdik. Bu varsayımda doğruluk payı varsa, hayatla ile ilgili bir çıkış yolu arayan kitlelerin ‘Sır’ın (The Secret) peşine düşmeleri anlaşılabilir. Tesadüf, aslında insanın isteklerini yaratma gücüdür. Tesadüf, bilinçaltıdır.
Tesadüf, mantıkla açıklanması imkansız ama önceden beklentisinin varlığı usa düşmüş olandır. Andre Suares (Felix-Andre-Yves Scantrel); “Tesadüf, inançsızların kadere taktıkları isimdir” demiş. Bizim hiç de yabancı olmadığımız ‘kadercilik’ inancını destekleyen bir söz. Suares, tesadüflerin kader olduğuna inanıyor. Ben, tesadüflerin aslında tesadüfi olmadığına inanıyorum. Ve diyorum ki; düşünce gücünüzü kullanın. Arzu edin, planlayın, adımlarınızı atarken zihnin enerjisini önden hedefe gönderin. Ondan sonra siz yolunuzda giderken karşınıza çıkan kişi veya fırsatlara ister ‘tesadüf’ dersiniz, ister ‘kader’, ister şans, ister ‘Sır’... Bütün mesele zihninizde bitiyor aslında.
Kütüphaneler
Çocukluğumda İzmir’in Karşıyaka İlçesi’ndeki Hoca Mithat Halk Kütüphanesi’ne üyeydim. Kitap rafların önünde saatlerimi geçirirdim. ‘Hangisini seçsem de benimle eve gelse’ diye düşünerek, açıp içlerine bakar, konularını okur, ciltlerini okşardım. Önce çocuk klasikleri, sonra da dünya edebiyatının eserleri ile orada tanıştım. Kütüphanenin, ülkelere göre ayrılmış sistematiği ile ‘hangi yazar hangi ülkenindir’ ve yıllara göre yapılmış raf sıralaması ile ‘bu yazar hangi devrin yazarıdır’ kavramları, kolayca oturmuştu aklımda. Bu kütüphaneli ‘okuma ve öğrenmenin’ hayatım boyunca faydasını gördüm.
Yaşıtım olan arkadaşlarımdan daha hızlı okuyup daha kolay aklımda tutabiliyordum dersleri. Sıkılmadan ders çalışabiliyordum. Ödevleri çabucak istekle bitiriyordum. Çünkü ders bitince beni bekleyen kitaplarım vardı. 15 günlük geri döndürme süresini hiç geçirmeden erkenden okur, önceden teslim eder, yenisini alırdım kitapların. Arkalarındaki teslim fişine benim adımı ve üye numaramı yazdıklarında, kendimi ‘önemli’ hissederdim. Daha yaş 11, yıl 1980... 3-4 sene en mutlu saatlerimi orada geçirdim. Sokaktan bambaşka bir dünya idi.
Sonra özel televizyonların artması ve ağırlaşan dersler ile birlikte, kütüphane ziyaretlerimin arası açıldı. Üniversite hazırlığı yüzünden de bir daha uğrayamadım çocukluk kütüphaneme. En son hangi kitabı alıp okumuştum acaba? Düşündüm, anımsayamadım. Kitap okumaya ise hiç ara vermedim. Hâlâ hakkında en çok ‘sahip olma’ isteği çektiğim şey, kitaptır. Kendi anılarımdan ve bana sağladığı faydalardan yola çıkarak ‘tüm çocukların birer kütüphane kartı olmalı’ diye ahkâm kesmek istiyorum izninizle.
İl ve ilçelerdeki kütüphane sayısı artmalı. Köy çocukları için gezici kütüphaneler devreye girmeli. İnsanların ‘öfke’ denilen en kara duyguya belleklerini kolayca teslim etmemeleri için, kitapların yatıştırıcı ve fikirleri terbiye edici etkisine özellikle büyüme çağında ihtiyaç var. Buna hayal gücünü geliştirme ve kendini sözle ifade edebilme hasletini de ekliyor kitaplar.
Silah taşıma yaşının daha yeni 18’e düşürüldüğü bir ülkeyi, ancak ‘söz silaha karşı’ anlayışı kurtarır. Bu ‘kütüphane sayısının artması’ temennisine, bir de ‘her mahalleye basket potası, her yeşile bir spor alanı’ hizmetini ekleyebilirsek, kimse tutamaz artık bu ülkenin çocuklarını. İşte o zaman, değmesinler keyfimize!
İnternetin alışveriş güvenliği
Günümüzde pek çok işlemimizi internet üzerinden halledebiliyoruz. Motorlu Taşıtlar Vergisi’ni internetten yatırabilir, kitaplarınızı internetten ısmarlayabilir, hatta yiyecek ve giysi alışverişinizi bile internetten yapabilirsiniz. Bu işlemler sırasında dikkat etmemiz gereken bazı detaylar var. Bunlardan biri, adres satırı http:// protokolu ile haberleşen bilgisayarların datayı şifrelemeden yolladıkları gerçeği.
Casus yazılımlar şifresiz datayı kolaylıkla ele geçirebilir. Https:// protokolu ile yollanan datalarda ise, haberleşme şifreli olacağından ve https:// kullanan bir web sitesinin güvenlik sertifikası olması gerektiğinden, haberleşmenin izlenmesi zordur. Web üzerinden kredi kartınızla alışveriş yaparken en iyi yöntem ise; bankanızın internet sitesinden oluşturabileceğiniz ‘geçici limitli sanal kart’ kullanmak veya kredi kart bilgilerinizi direkt olarak bankanın sistemine yolladığınız “3D Secure” sistemini destekleyen sitelerden alışveriş etmektir.
Böyle anlatınca sanki ‘internetten alışveriş etmemeli’ gibi geliyor insana. Fakat unutmamak gerekir ki, kredi kartınızı bir lokantada garsona verip hesap ödediğiniz zaman, tüm kredi kart bilgilerinizin kopyalanması, internet üzerinden bilgilere erişmekten çok daha kolaydır. En iyisi tedbiri elden bırakmamak ve sık sık kart ekstrenizi kontrol etmek.
Atma Twitter
Bu hafta Twitter’da çıkan söylenti, burçlara inansın inanmasın herkesin dikkatini çekti. 13. bir burç vardı! Adı da Yılan Burcu idi! Aslı astarı olmayan iddia, tamamen Minnesota Gezegenler Kulübü’nün verdiği bir röportajın yanlış anlaşılması sonucu doğdu. Minnesotalı gökyüzüseverler, Zodyak denilen burçlar kuşağındaki yıldız takımlarının sadece yeryüzünden görünenlerin adlandırılması ile oluşturulduğunu anlatıyorlar. Altını çizdikleri bir diğer gerçek ise, Ay’ın çekim kuvveti yüzünden, geçen zaman içinde Dünya’nın ekseninden kayıyor olduğu.
Bu nedenle de Güneş’in eskiden belirlendiği zamanda, geçmiş olması gereken burca geçmemiş olabileceği. Ve tam bu noktada Twitter’in çığ gibi büyüyen iletişim harikası sistemi devreye giriyor! Tüm dünya ‘Meğer 13. burç varmış’ı konuşuyor! Eh tabii, aldı mı burçseverleri bir endişe! Herkes önce bir sonraki burca bakıyor, sonra kendine bakıyor; “Yok, yok ben balık olamam!” veya “Benim nerem akrep ayol?!” diye söyleniyor! Üzülmeyin arkadaşlar, şimdilik astrologların Zodyak sistemini değiştirmeye niyeti yok! Herkes mutlu mesut burcunu okumaya devam edebilir.
(22.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Tüm sanatların büyüsünü en çok hissettiren duygudur; aşk. Sonradan okudum Aytmatov’un iç acıtan aşk tanımlamalarını. Bilmeyen var mıdır ‘Selvi boylum al yazmalım’ı? Önünde durduğum kitapçı raflarında, klasik kitapların, filmlerin arasında, konu olarak aşkı arayarak gözlerim ilerlerken neler geliyor aklıma? Ah, işte! Rüzgar Gibi Geçti! Scarlett’i hiç anlayamadım, sevmedim de.
Kazablankalı Sam de işlemedi bana... Humprey Bogard ve Ingrid Bergman’a rağmen hem de... New York’da Empire State binasında buluşmaya çalışanlar, İstanbul’da Gülhane Parkı, Yıldız Korusu’nda kol kola yürüyenler... Hepsi aşık birbirine... Dünya aslında aşkın boynuzunda dönüyor! Ya Anadolu’nun aşıkları? En kaça-göçe, en çok müdahaleye, ağır töreye maruz kalan aşklar belki de?..
Aşk için yapılanların aşkın taraflarına zarar vermesi ağır gelir bana: ‘Ya benimsin ya kara toprağın!’ Niye öyle olsun? Seven kıyar mı sevdiğine? Bırak yaşasın, hayat onu başka yöne sürüklese de... Benim sevdiğim aşk hikayelerinde kahramanlar mağrurdur. Aşklarını içten içe çeken kalplerin sahipleri... Hani verem eden cinsten aşklar vardır ya, onlar pek dokunur kalbime. Bir de başlayabilen ama günün birinde biten aşklar var. Gerçek aşk biter mi? Belki, iki insanın aşkı bitebilir ama AŞK yeryüzünde hiç bitmeyecek bence... Aşk deyince, öyle düşündürdü beni...
Tesadüfi olmayan tesadüfler
Tesadüfler bugünlerde aklıma takılıyor. Düşündüğün kişiyi köşeyi dönünce görüvermek ya da telefonda sesini duyuvermek... “Aaaa!” demek. “Ne tesadüf, ben de tam seni düşünüyordum.” Kaç defa geldi başımıza acaba? Kaç kere, bir kaç saniye öne geçtik hayatta. Önce düşündük, sonra yaşadık. Yaşayacağımızı bilmeden düşündük. Belli belirsiz, üst bellek tarafından algılanmayan bir şekilde hayatın algoritmasını değiştirdik. Bu varsayımda doğruluk payı varsa, hayatla ile ilgili bir çıkış yolu arayan kitlelerin ‘Sır’ın (The Secret) peşine düşmeleri anlaşılabilir. Tesadüf, aslında insanın isteklerini yaratma gücüdür. Tesadüf, bilinçaltıdır.
Tesadüf, mantıkla açıklanması imkansız ama önceden beklentisinin varlığı usa düşmüş olandır. Andre Suares (Felix-Andre-Yves Scantrel); “Tesadüf, inançsızların kadere taktıkları isimdir” demiş. Bizim hiç de yabancı olmadığımız ‘kadercilik’ inancını destekleyen bir söz. Suares, tesadüflerin kader olduğuna inanıyor. Ben, tesadüflerin aslında tesadüfi olmadığına inanıyorum. Ve diyorum ki; düşünce gücünüzü kullanın. Arzu edin, planlayın, adımlarınızı atarken zihnin enerjisini önden hedefe gönderin. Ondan sonra siz yolunuzda giderken karşınıza çıkan kişi veya fırsatlara ister ‘tesadüf’ dersiniz, ister ‘kader’, ister şans, ister ‘Sır’... Bütün mesele zihninizde bitiyor aslında.
Kütüphaneler
Çocukluğumda İzmir’in Karşıyaka İlçesi’ndeki Hoca Mithat Halk Kütüphanesi’ne üyeydim. Kitap rafların önünde saatlerimi geçirirdim. ‘Hangisini seçsem de benimle eve gelse’ diye düşünerek, açıp içlerine bakar, konularını okur, ciltlerini okşardım. Önce çocuk klasikleri, sonra da dünya edebiyatının eserleri ile orada tanıştım. Kütüphanenin, ülkelere göre ayrılmış sistematiği ile ‘hangi yazar hangi ülkenindir’ ve yıllara göre yapılmış raf sıralaması ile ‘bu yazar hangi devrin yazarıdır’ kavramları, kolayca oturmuştu aklımda. Bu kütüphaneli ‘okuma ve öğrenmenin’ hayatım boyunca faydasını gördüm.
Yaşıtım olan arkadaşlarımdan daha hızlı okuyup daha kolay aklımda tutabiliyordum dersleri. Sıkılmadan ders çalışabiliyordum. Ödevleri çabucak istekle bitiriyordum. Çünkü ders bitince beni bekleyen kitaplarım vardı. 15 günlük geri döndürme süresini hiç geçirmeden erkenden okur, önceden teslim eder, yenisini alırdım kitapların. Arkalarındaki teslim fişine benim adımı ve üye numaramı yazdıklarında, kendimi ‘önemli’ hissederdim. Daha yaş 11, yıl 1980... 3-4 sene en mutlu saatlerimi orada geçirdim. Sokaktan bambaşka bir dünya idi.
Sonra özel televizyonların artması ve ağırlaşan dersler ile birlikte, kütüphane ziyaretlerimin arası açıldı. Üniversite hazırlığı yüzünden de bir daha uğrayamadım çocukluk kütüphaneme. En son hangi kitabı alıp okumuştum acaba? Düşündüm, anımsayamadım. Kitap okumaya ise hiç ara vermedim. Hâlâ hakkında en çok ‘sahip olma’ isteği çektiğim şey, kitaptır. Kendi anılarımdan ve bana sağladığı faydalardan yola çıkarak ‘tüm çocukların birer kütüphane kartı olmalı’ diye ahkâm kesmek istiyorum izninizle.
İl ve ilçelerdeki kütüphane sayısı artmalı. Köy çocukları için gezici kütüphaneler devreye girmeli. İnsanların ‘öfke’ denilen en kara duyguya belleklerini kolayca teslim etmemeleri için, kitapların yatıştırıcı ve fikirleri terbiye edici etkisine özellikle büyüme çağında ihtiyaç var. Buna hayal gücünü geliştirme ve kendini sözle ifade edebilme hasletini de ekliyor kitaplar.
Silah taşıma yaşının daha yeni 18’e düşürüldüğü bir ülkeyi, ancak ‘söz silaha karşı’ anlayışı kurtarır. Bu ‘kütüphane sayısının artması’ temennisine, bir de ‘her mahalleye basket potası, her yeşile bir spor alanı’ hizmetini ekleyebilirsek, kimse tutamaz artık bu ülkenin çocuklarını. İşte o zaman, değmesinler keyfimize!
İnternetin alışveriş güvenliği
Günümüzde pek çok işlemimizi internet üzerinden halledebiliyoruz. Motorlu Taşıtlar Vergisi’ni internetten yatırabilir, kitaplarınızı internetten ısmarlayabilir, hatta yiyecek ve giysi alışverişinizi bile internetten yapabilirsiniz. Bu işlemler sırasında dikkat etmemiz gereken bazı detaylar var. Bunlardan biri, adres satırı http:// protokolu ile haberleşen bilgisayarların datayı şifrelemeden yolladıkları gerçeği.
Casus yazılımlar şifresiz datayı kolaylıkla ele geçirebilir. Https:// protokolu ile yollanan datalarda ise, haberleşme şifreli olacağından ve https:// kullanan bir web sitesinin güvenlik sertifikası olması gerektiğinden, haberleşmenin izlenmesi zordur. Web üzerinden kredi kartınızla alışveriş yaparken en iyi yöntem ise; bankanızın internet sitesinden oluşturabileceğiniz ‘geçici limitli sanal kart’ kullanmak veya kredi kart bilgilerinizi direkt olarak bankanın sistemine yolladığınız “3D Secure” sistemini destekleyen sitelerden alışveriş etmektir.
Böyle anlatınca sanki ‘internetten alışveriş etmemeli’ gibi geliyor insana. Fakat unutmamak gerekir ki, kredi kartınızı bir lokantada garsona verip hesap ödediğiniz zaman, tüm kredi kart bilgilerinizin kopyalanması, internet üzerinden bilgilere erişmekten çok daha kolaydır. En iyisi tedbiri elden bırakmamak ve sık sık kart ekstrenizi kontrol etmek.
Atma Twitter
Bu hafta Twitter’da çıkan söylenti, burçlara inansın inanmasın herkesin dikkatini çekti. 13. bir burç vardı! Adı da Yılan Burcu idi! Aslı astarı olmayan iddia, tamamen Minnesota Gezegenler Kulübü’nün verdiği bir röportajın yanlış anlaşılması sonucu doğdu. Minnesotalı gökyüzüseverler, Zodyak denilen burçlar kuşağındaki yıldız takımlarının sadece yeryüzünden görünenlerin adlandırılması ile oluşturulduğunu anlatıyorlar. Altını çizdikleri bir diğer gerçek ise, Ay’ın çekim kuvveti yüzünden, geçen zaman içinde Dünya’nın ekseninden kayıyor olduğu.
Bu nedenle de Güneş’in eskiden belirlendiği zamanda, geçmiş olması gereken burca geçmemiş olabileceği. Ve tam bu noktada Twitter’in çığ gibi büyüyen iletişim harikası sistemi devreye giriyor! Tüm dünya ‘Meğer 13. burç varmış’ı konuşuyor! Eh tabii, aldı mı burçseverleri bir endişe! Herkes önce bir sonraki burca bakıyor, sonra kendine bakıyor; “Yok, yok ben balık olamam!” veya “Benim nerem akrep ayol?!” diye söyleniyor! Üzülmeyin arkadaşlar, şimdilik astrologların Zodyak sistemini değiştirmeye niyeti yok! Herkes mutlu mesut burcunu okumaya devam edebilir.
(22.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
'Kadın aşık olacağı adamı doğurur'
Bu ‘özlü söz’ geçen hafta sonu Gülben Ergen tarafından twitter’a yazıldı. Söyleyen Yılmaz Erdoğan. İkilinin sohbetinin tüm detaylarına elbette haiz değilim ama çıplak anlamında bu cümleye itirazım var. İtirazımın en büyük nedeni, erkeklerin hatalarını ‘mazur’ göstermesi ve onları ‘düzeltme’ yükümlülüğünü hayatlarındaki kadına yüklemesi.
Toplumsal olarak ‘erkek geç olgunlaşır’ inanışına hepimiz zaten alışığız ama ‘doğurmaya’ varacak kadar uzun boylu değil! İlişki denilen birlikteliğin en sağlıklı formu eşitliktir. Kimse kimsenin çocuğu olmamalıdır. Kadın ve erkek, olgun iki yetişkin gibi birleşir, ürer, beraber yaşlanır veya bir noktada ayrılırlar.
Olgunluk, bir ilişkiyi yaşanırken de bitirirken de herkese lazım. O nedenle, başlıktaki özlü söze itirazım var! İşin sırrı, erkeği doğurup sonra aşık olmak değil; zaten büyümüş adam bulup onunla bir hayat kurmayı başarmaktır.
Yemekteyiz şefler
‘Yemekteyiz’ programı nihayet çok eğlenceli ve öğretici bir yarışma ile ekrana geldi! Umarım bu haftaki yarışmayı izleme fırsatınız olmuştur! Kaçırdıysanız da internette çeşitli kaynaklarda bölüm videoları var. Şeflerin değişik malzemeleri karıştırıp oluşturdukları menüye kısaca göz atarsak fantastik lezzetleri nasıl elde ettiklerini anlıyoruz.
Salata için avokadoya yeşil elma ve fesleğen ekliyorlar, ayran aşı çorbasına damla sakızını katıyorlar, pazı dolmaya ıhlamur koymaya korkmuyorlar, mercimeğe adaçayı salıp, balkabağına yeşil limon sosu döküp, süte yatırılmış kereviz yaprağı üstünde et sunuyorlar!
Yemekleri iştah ve zevkle yerken beğenilerini belirtiyor, birbirlerini övüyorlar. Arada önceki yarışmacıların taklitlerini de yaparak bıkkınlık veren mantıksız kaprislerine taş atmayı unutmuyorlar. Rafet İnce, Özgür Özkan, Elif Korkmazel, Esat Özata ve Ceyda Baza hem değişik yemekler yaptılar, hem öğrettiler, hem de izleyenleri eğlendirdiler. Gecenin sonunda da birbirlerine 10, 10, 10 puan vererek herkese mesleki dayanışma ve saygıyı gösterdiler. Çok hoştu, çok.
Metro ve tramvay izlenimleri
Değişik çehreler, iniyorlar, biniyorlar... Gençler çantalarını sırtlarına takıyorlar. Hepsinin kulağından birer beyaz kordon sallanıyor. Müzik çalarları olmalı. Sürekli cepten mesajlaşıyorlar. İş kadınları var; elbiselerdeki ütüler bozulmasın diye ayakta duruyorlar... Kilolar kontrol altında... Yüksek topuklar yere sağlam basıyor...
Öğrenci olmayan erkeklerin çoğu bıyıklı. Acele bakışlar atıyorlar sağa sola... O gün takım elbiseli erkek yok. Oysa banka çalışanları olurdu... Belki de yarım saat geç kaldım, çoktan masalarına yerleştiler. En sevdiğim grup erkenci teyzeler. Ya çarşıya, ya pazara, ya torun bakmaya gidiyorlar. Yeni bir güne başlamaktan mutlular. Yan koltuklarına oturanla muhabbete başlıyorlar hemen. Vurdumduymaz öğrenciler bile kurtulamıyor ellerinden. Emekli amcalar daha ağır duruşlu. Onlar pek konuşmuyorlar. Bebek yok bu sabah. Bir bebek olduğunda her şey daha güzel oluyor! Karanlık yeraltına yaşam doluyor... Uzaktan uzaktan agucuk gugucuk oynuyoruz bebişle. Ama bugün öyle bir gün değil işte.
‘Küçük mutlulukları’ eksik bir günün başlangıcı... Metronun banttan anons yapan mekanik sesi “Taksim”, “Son durak” diyor. ‘Son durak’ film adı gibi (Final Destination), çağrıştırdıkları sevimsiz. Bir tane ‘metro müzisyen’nin bile olmadığı koridorlarda, ‘yürü’ ve ‘tırman’ eylemlerinin sonrasında Taksim’e çıkıyorum.Anında önümde koşturan mor bir kafa görüyorum. Ve, bu sabah ilk kez gülümsüyorum. İşte bir ‘küçük mutluluk’! Mor kafayı takip ederek, tramvaya atlıyorum... Çehreler değişti! Herkes daha bir canlı, heyecanlı! Yan sıradaki lastik ayakkabılı turist çift en az 70 yaşında. Ellerindeki harita ile Taksim’e bakıyorlar. Etrafa gülümsüyorlar! Keman kabını sıkı sıkı tutan küpeli genç, yanındaki arkadaşı ile şakalaşıyor. Bir grup okul öğrencisi birlikte şakıyor. Yanımdaki genç kadın, mis gibi yasemin kokuyor. ‘Oh’ diyorum, ‘sonunda yeryüzüne geldim’! Sanki güne başlamak için doğru duraktayım!
Ak Gelin
‘’Develi’den bir Türkmen obası, Erciyes Dağı’nın eteklerinde bir yaylaya çıkmış. Bu obada, güzelliği dillere destan bir kadın varmış. Gözlerini yere eğdi mi, bunu kuşlar bile fark edip uçtukları yönü değiştirirmiş. Sustu mu, yağmurlar yağarmış. Erciyes’in karlı doruklarına baktı mı, biri kederli bir türkü tuttururmuş. Badem ağaçları onu görünce mırıldanır, ulu cevizler eğilip saçlarını okşarmış. Tosbağalar tılsımlı kelimeler söylermiş yanından geçerken. Herkes ona ‘Ak Gelin’ diye seslenirmiş...” Ne güzel başlıyor efsane değil mi? Yapı Kredi Yayınları’ndan Filiz Özdem imzası ile çıkan ‘Yeryüzünden Binbir Efsane’ adlı kitaptaki pek çok efsaneden biri Ak Gelin.
Bu toprakların büyülü dünyasında çocuklar ile büyükleri el ele gezdiren bir kitap olmuş. Geçen hafta içinde yaş gününü kutlayan minik oğluşa, onu çok seven anneannesi pek çok kitap getirdi. Hepsinin içinde, Can’ın en çok sevdiği bu kitap oldu. Tesadüfe bakın ki, yazar Filiz Özdem de kitabı kendi oğlu Utku’ya ithaf etmiş. Sizin de evinizde uyku öncesi masal dinlemeyi seven küçük insanlar var ise ‘Yeryüzünden Binbir Efsane’ biçilmiş kaftan.
(15.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Toplumsal olarak ‘erkek geç olgunlaşır’ inanışına hepimiz zaten alışığız ama ‘doğurmaya’ varacak kadar uzun boylu değil! İlişki denilen birlikteliğin en sağlıklı formu eşitliktir. Kimse kimsenin çocuğu olmamalıdır. Kadın ve erkek, olgun iki yetişkin gibi birleşir, ürer, beraber yaşlanır veya bir noktada ayrılırlar.
Olgunluk, bir ilişkiyi yaşanırken de bitirirken de herkese lazım. O nedenle, başlıktaki özlü söze itirazım var! İşin sırrı, erkeği doğurup sonra aşık olmak değil; zaten büyümüş adam bulup onunla bir hayat kurmayı başarmaktır.
Yemekteyiz şefler
‘Yemekteyiz’ programı nihayet çok eğlenceli ve öğretici bir yarışma ile ekrana geldi! Umarım bu haftaki yarışmayı izleme fırsatınız olmuştur! Kaçırdıysanız da internette çeşitli kaynaklarda bölüm videoları var. Şeflerin değişik malzemeleri karıştırıp oluşturdukları menüye kısaca göz atarsak fantastik lezzetleri nasıl elde ettiklerini anlıyoruz.
Salata için avokadoya yeşil elma ve fesleğen ekliyorlar, ayran aşı çorbasına damla sakızını katıyorlar, pazı dolmaya ıhlamur koymaya korkmuyorlar, mercimeğe adaçayı salıp, balkabağına yeşil limon sosu döküp, süte yatırılmış kereviz yaprağı üstünde et sunuyorlar!
Yemekleri iştah ve zevkle yerken beğenilerini belirtiyor, birbirlerini övüyorlar. Arada önceki yarışmacıların taklitlerini de yaparak bıkkınlık veren mantıksız kaprislerine taş atmayı unutmuyorlar. Rafet İnce, Özgür Özkan, Elif Korkmazel, Esat Özata ve Ceyda Baza hem değişik yemekler yaptılar, hem öğrettiler, hem de izleyenleri eğlendirdiler. Gecenin sonunda da birbirlerine 10, 10, 10 puan vererek herkese mesleki dayanışma ve saygıyı gösterdiler. Çok hoştu, çok.
Metro ve tramvay izlenimleri
Değişik çehreler, iniyorlar, biniyorlar... Gençler çantalarını sırtlarına takıyorlar. Hepsinin kulağından birer beyaz kordon sallanıyor. Müzik çalarları olmalı. Sürekli cepten mesajlaşıyorlar. İş kadınları var; elbiselerdeki ütüler bozulmasın diye ayakta duruyorlar... Kilolar kontrol altında... Yüksek topuklar yere sağlam basıyor...
Öğrenci olmayan erkeklerin çoğu bıyıklı. Acele bakışlar atıyorlar sağa sola... O gün takım elbiseli erkek yok. Oysa banka çalışanları olurdu... Belki de yarım saat geç kaldım, çoktan masalarına yerleştiler. En sevdiğim grup erkenci teyzeler. Ya çarşıya, ya pazara, ya torun bakmaya gidiyorlar. Yeni bir güne başlamaktan mutlular. Yan koltuklarına oturanla muhabbete başlıyorlar hemen. Vurdumduymaz öğrenciler bile kurtulamıyor ellerinden. Emekli amcalar daha ağır duruşlu. Onlar pek konuşmuyorlar. Bebek yok bu sabah. Bir bebek olduğunda her şey daha güzel oluyor! Karanlık yeraltına yaşam doluyor... Uzaktan uzaktan agucuk gugucuk oynuyoruz bebişle. Ama bugün öyle bir gün değil işte.
‘Küçük mutlulukları’ eksik bir günün başlangıcı... Metronun banttan anons yapan mekanik sesi “Taksim”, “Son durak” diyor. ‘Son durak’ film adı gibi (Final Destination), çağrıştırdıkları sevimsiz. Bir tane ‘metro müzisyen’nin bile olmadığı koridorlarda, ‘yürü’ ve ‘tırman’ eylemlerinin sonrasında Taksim’e çıkıyorum.Anında önümde koşturan mor bir kafa görüyorum. Ve, bu sabah ilk kez gülümsüyorum. İşte bir ‘küçük mutluluk’! Mor kafayı takip ederek, tramvaya atlıyorum... Çehreler değişti! Herkes daha bir canlı, heyecanlı! Yan sıradaki lastik ayakkabılı turist çift en az 70 yaşında. Ellerindeki harita ile Taksim’e bakıyorlar. Etrafa gülümsüyorlar! Keman kabını sıkı sıkı tutan küpeli genç, yanındaki arkadaşı ile şakalaşıyor. Bir grup okul öğrencisi birlikte şakıyor. Yanımdaki genç kadın, mis gibi yasemin kokuyor. ‘Oh’ diyorum, ‘sonunda yeryüzüne geldim’! Sanki güne başlamak için doğru duraktayım!
Ak Gelin
‘’Develi’den bir Türkmen obası, Erciyes Dağı’nın eteklerinde bir yaylaya çıkmış. Bu obada, güzelliği dillere destan bir kadın varmış. Gözlerini yere eğdi mi, bunu kuşlar bile fark edip uçtukları yönü değiştirirmiş. Sustu mu, yağmurlar yağarmış. Erciyes’in karlı doruklarına baktı mı, biri kederli bir türkü tuttururmuş. Badem ağaçları onu görünce mırıldanır, ulu cevizler eğilip saçlarını okşarmış. Tosbağalar tılsımlı kelimeler söylermiş yanından geçerken. Herkes ona ‘Ak Gelin’ diye seslenirmiş...” Ne güzel başlıyor efsane değil mi? Yapı Kredi Yayınları’ndan Filiz Özdem imzası ile çıkan ‘Yeryüzünden Binbir Efsane’ adlı kitaptaki pek çok efsaneden biri Ak Gelin.
Bu toprakların büyülü dünyasında çocuklar ile büyükleri el ele gezdiren bir kitap olmuş. Geçen hafta içinde yaş gününü kutlayan minik oğluşa, onu çok seven anneannesi pek çok kitap getirdi. Hepsinin içinde, Can’ın en çok sevdiği bu kitap oldu. Tesadüfe bakın ki, yazar Filiz Özdem de kitabı kendi oğlu Utku’ya ithaf etmiş. Sizin de evinizde uyku öncesi masal dinlemeyi seven küçük insanlar var ise ‘Yeryüzünden Binbir Efsane’ biçilmiş kaftan.
(15.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Cumartesi, Ocak 15, 2011
Ozel Okullar
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
Özel okul ana babaları
15 Ocak 2011
Yazı Boyutu:
‘Özel okul ana babaları’ bir grup anne babayı, çocukları için tercih ettikleri eğitim şeklinden yola çıkarak tanımlayan bir adlandırma. Olabilirliği maddiyata dayalı, devamlılığı ‘vermeye’ endeksli bir eğitim tercihinin ebeveynleri, diye tanımlayabiliriz. Gelin bu ‘iyi’ eğitim ve öğretimin maddi götürülerine(!) bakalım: Özel okul ana babaları çocuk başına, Her sene 20.000-30.000 TL okul ücreti öderler! Her sene ayrıca yemek şirketlerine ortalama 4.000 TL öderler! Her sene servis şirketlerine ortalama 3.000 TL öderler!
Her sene ‘eksik kalan’ konularda çocuklarına özel dersler aldırırlar (İstanbul’da saati 200 TL’ye kadar çıkabiliyor özel derslerin!). Her sene değilse de SBS senelerinde ayda 1000 TL ila 5.000 TL arasında ek ders, dershane, özel öğretmen gibi bir bütçeyi de sırtlarlar! Eh, sadece ders olmaz, ‘komple çocuk’ yetiştirmek için dans, kayak, tenis, İngilizce, basketbol, drama da lazım! Kaba hesapla özel okul ana babaları; 12 yıllık ‘çıplak’ eğitime çocuk başına minimum 240.000 TL ödüyor! Ülkede asgari ücret kaç lira? Yuvarlak hesap olsun, aylık 700 TL! Aklınız almıyor değil mi? Benim de almıyor! Ama birilerinin aklına yatıyor ki, özel okul ücretleri her sene enflasyon üstünde zamlanıyor. Ama birilerinin aklı alıyor ki, özel okul ücretlerinin önlenemez yükselişi sürüyor! “Ben tüm okul hayatına devlet okullarında devam etmiş ‘bir özel okul annesiyim” diyorum, başka da bir şey demiyorum!
Dans yarışması
Show TV’deki dans yarışmasını ilk gördüğümde izlemeye hiç niyetli değildim. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra ‘zap’lama yaparken yine dans yarışmasına ama bu sefer Azra Akın’ın dansına denk geldim. Azra’nın dizilerini hiç izlememiştim. Kendisini zarif ve güzel bulmama rağmen hakkında bildiklerim, magazin basınının Kıvanç Tatlıtuğ ile olan arkadaşlığı konusunda yazdıklarından ibaretti. Ama yarışmayı izlerken zarâfetine, duruşuna, alçakgönüllüğüne hayran oldum. Ben de yetişme çağında bir kız annesi olduğum için, Azra’nın davranış ve duruşu ile diğer kadın yarışmacıların davranış ve duruşu arasında ister istemez mukayeseye girdim. Azra’yı herkesten farklı yapan, son derece izlenesi dansı ve tescilli güzelliği değil bana göre.
Kişiliğinde mevcut olan zarâfet. Yarışmacıların hepsi gerçekten çok çalışıyorlar. Harcadıkları zamana, enerjiye ve çabaya saygı gösteriyorum. Hepsi de alanlarında isim sahibi kişiler. Pek çoğu ‘renkli kişilikler’. Bazen yaptıkları ‘renkli’ espri ve yorumlar bana ‘aşırı renkli’ gelse de genel kabul görür sınırı pek zorlamıyorlar. Partner’leri olan profesyonel dansçılar da hem dans ehliler, hem de koreografide başarılılar. Yine de Azra olmasa her hafta o dans yarışmasını izleyeceğimi hiç sanmıyorum.
Ve Azra’yı farklı kılanın, başka bir ülkenin kültüründe yetişmiş olmamasını, bu ülkede genç kız yetiştiren anneler adına tüm kalbimle diliyorum. Çünkü zarâfet, insana fizik, güzellik dışında güzellik katan bir olgu ve Azra bunun en güzel ıspatı. NOT: Bu güne dek yarışmada en sakil bulduğum uygulama, yarışmacıların İbrahim Tatlıses türküsü ile ortaya çıkıp göbek atması oldu. Düğün salonu veya yılbaşı eğlence programı gibi bir durum doğdu. Ekran dışında, ekibin özel bir eğlencesinde çok doğal olabilecek bir durum, ekranda hoş olmadı, yarışmanın kalitesi açısından da eksi puan getirdi!
16 mum
Amerika’da kız çocukları için çok özel bir doğum günü vardır: ‘Tatlı 16’. Kız çocuklarının yetişkinliğe ulaştığı kabul edilen yaş günü partisindeki 16 mumdan her biri ayrı anlam içerir. - İlk mum genç kızın anne-babasını temsil eder.
- 2’nci mum genç kızın kardeşlerini temsil eder.
- 3, 4, 5 ve 6’ncı mumlar genç kızın akrabalarını temsil eder.
- 7’den 14’e kadar mumlar genç kızın arkadaşlarını temsil eder.
- 15’inci mum genç kızın en iyi kız arkadaşını temsil eder.
- 16’ncı mum ise genç kızın kalbindeki özel erkek içindir.
Bazı partilerde şans için 17’nci mum da yakılır.
Zelal 17’nci mumu hiç üfleyemeyecek!
16’ncı mumun temsil ettiği, kalbindeki özel erkek tarafından ‘bedeli’ ödenemediği için 2’nci mumun şereflisi erkek kardeşi tarafından tam 21 kez bıçaklandı!
İlk mumun temsil ettiği anne ve baba, o sırada düğünde eğleniyordu!
20.000 TL için bir kız evlat, bir doğmamış torun mezara, 15 yaşında bir erkek evlat mapusa girdi!
Tüm mumlar üflendi; Amerika’nın ‘Tatlı 16’ partisi, Iğdır’da ‘Kanlı 16’ olarak kutlandı!
Töreniz batsın!
İki müthiş sergi!
Herkesin görmekten zevk alacağı iki olağanüstü sergi eşzamanlı olarak Pera Müzesi’nde! 4’üncü ve 5’inci katlara yayılmış olan ‘Çarlık Rusyası’nda Yaşam’ mutlaka görülmeli. Şiirsel bir anlatımla resmedilmiş detaylara, kullanılan renklere, usta Rus ressamlarına hayran olmamak mümkün değil! 3’üncü katta ise “Frida Kahlo ve Diego Rivera Sergisi var” dense de aslında Frida sergisi var.
İki sergi birbirinden gece ile gündüz kadar farklı ama ikisi de büyük ilgi çekiyor. Ve ikisi de 20 Mart’a kadar devam ediyor. Çarşamba günleri öğrencilerin ücretsiz gezebildiği müzede ‘sesli rehber’ opsiyonu da var. Özellikle Frida resimlerinin sembolizminin açıklayıcı olması açısından, mutlaka öneririm.
Hayal bu ya...
Üniversite öncesi eğitimin içine kakılması gereken sedefler gibidir ‘aktivite kulüpleri’... Bir de ancak özel okulların bünyesinde bulunan bir ayrıcalık... Halbuki her okulda olsa; satranç kulübü, maket yapımı kulübü, müzikal kulübü -güncel yerli ve yabancı şarkıları dans ederek sergileyecek- sonra münazara kulübü, belki bilgisayar efektleri kulübü veya okul gazetesi...
Sadece tanjant-kotanjant ile Mercidabık Savaşı ezberinden kurtarsak öğrencileri... Silkinseler, serpilseler, zevk, hayal ve ifadeleri gelişse... Fena mı olur? Olmaz elbette ama önce para lazım, sonra vizyon. Bir de depremde yıkılmayacak, modern yeterli alana sahip okul binaları... Deveye “Boynun niye eğri?” diye sormuşlar, “Nerem doğru ki!” cevabını vermiş. Benim hayal de biraz o hesap işte.
(08.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Önceki Yazısı
incitulpar@gmail.com
Özel okul ana babaları
15 Ocak 2011
Yazı Boyutu:
‘Özel okul ana babaları’ bir grup anne babayı, çocukları için tercih ettikleri eğitim şeklinden yola çıkarak tanımlayan bir adlandırma. Olabilirliği maddiyata dayalı, devamlılığı ‘vermeye’ endeksli bir eğitim tercihinin ebeveynleri, diye tanımlayabiliriz. Gelin bu ‘iyi’ eğitim ve öğretimin maddi götürülerine(!) bakalım: Özel okul ana babaları çocuk başına, Her sene 20.000-30.000 TL okul ücreti öderler! Her sene ayrıca yemek şirketlerine ortalama 4.000 TL öderler! Her sene servis şirketlerine ortalama 3.000 TL öderler!
Her sene ‘eksik kalan’ konularda çocuklarına özel dersler aldırırlar (İstanbul’da saati 200 TL’ye kadar çıkabiliyor özel derslerin!). Her sene değilse de SBS senelerinde ayda 1000 TL ila 5.000 TL arasında ek ders, dershane, özel öğretmen gibi bir bütçeyi de sırtlarlar! Eh, sadece ders olmaz, ‘komple çocuk’ yetiştirmek için dans, kayak, tenis, İngilizce, basketbol, drama da lazım! Kaba hesapla özel okul ana babaları; 12 yıllık ‘çıplak’ eğitime çocuk başına minimum 240.000 TL ödüyor! Ülkede asgari ücret kaç lira? Yuvarlak hesap olsun, aylık 700 TL! Aklınız almıyor değil mi? Benim de almıyor! Ama birilerinin aklına yatıyor ki, özel okul ücretleri her sene enflasyon üstünde zamlanıyor. Ama birilerinin aklı alıyor ki, özel okul ücretlerinin önlenemez yükselişi sürüyor! “Ben tüm okul hayatına devlet okullarında devam etmiş ‘bir özel okul annesiyim” diyorum, başka da bir şey demiyorum!
Dans yarışması
Show TV’deki dans yarışmasını ilk gördüğümde izlemeye hiç niyetli değildim. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra ‘zap’lama yaparken yine dans yarışmasına ama bu sefer Azra Akın’ın dansına denk geldim. Azra’nın dizilerini hiç izlememiştim. Kendisini zarif ve güzel bulmama rağmen hakkında bildiklerim, magazin basınının Kıvanç Tatlıtuğ ile olan arkadaşlığı konusunda yazdıklarından ibaretti. Ama yarışmayı izlerken zarâfetine, duruşuna, alçakgönüllüğüne hayran oldum. Ben de yetişme çağında bir kız annesi olduğum için, Azra’nın davranış ve duruşu ile diğer kadın yarışmacıların davranış ve duruşu arasında ister istemez mukayeseye girdim. Azra’yı herkesten farklı yapan, son derece izlenesi dansı ve tescilli güzelliği değil bana göre.
Kişiliğinde mevcut olan zarâfet. Yarışmacıların hepsi gerçekten çok çalışıyorlar. Harcadıkları zamana, enerjiye ve çabaya saygı gösteriyorum. Hepsi de alanlarında isim sahibi kişiler. Pek çoğu ‘renkli kişilikler’. Bazen yaptıkları ‘renkli’ espri ve yorumlar bana ‘aşırı renkli’ gelse de genel kabul görür sınırı pek zorlamıyorlar. Partner’leri olan profesyonel dansçılar da hem dans ehliler, hem de koreografide başarılılar. Yine de Azra olmasa her hafta o dans yarışmasını izleyeceğimi hiç sanmıyorum.
Ve Azra’yı farklı kılanın, başka bir ülkenin kültüründe yetişmiş olmamasını, bu ülkede genç kız yetiştiren anneler adına tüm kalbimle diliyorum. Çünkü zarâfet, insana fizik, güzellik dışında güzellik katan bir olgu ve Azra bunun en güzel ıspatı. NOT: Bu güne dek yarışmada en sakil bulduğum uygulama, yarışmacıların İbrahim Tatlıses türküsü ile ortaya çıkıp göbek atması oldu. Düğün salonu veya yılbaşı eğlence programı gibi bir durum doğdu. Ekran dışında, ekibin özel bir eğlencesinde çok doğal olabilecek bir durum, ekranda hoş olmadı, yarışmanın kalitesi açısından da eksi puan getirdi!
16 mum
Amerika’da kız çocukları için çok özel bir doğum günü vardır: ‘Tatlı 16’. Kız çocuklarının yetişkinliğe ulaştığı kabul edilen yaş günü partisindeki 16 mumdan her biri ayrı anlam içerir. - İlk mum genç kızın anne-babasını temsil eder.
- 2’nci mum genç kızın kardeşlerini temsil eder.
- 3, 4, 5 ve 6’ncı mumlar genç kızın akrabalarını temsil eder.
- 7’den 14’e kadar mumlar genç kızın arkadaşlarını temsil eder.
- 15’inci mum genç kızın en iyi kız arkadaşını temsil eder.
- 16’ncı mum ise genç kızın kalbindeki özel erkek içindir.
Bazı partilerde şans için 17’nci mum da yakılır.
Zelal 17’nci mumu hiç üfleyemeyecek!
16’ncı mumun temsil ettiği, kalbindeki özel erkek tarafından ‘bedeli’ ödenemediği için 2’nci mumun şereflisi erkek kardeşi tarafından tam 21 kez bıçaklandı!
İlk mumun temsil ettiği anne ve baba, o sırada düğünde eğleniyordu!
20.000 TL için bir kız evlat, bir doğmamış torun mezara, 15 yaşında bir erkek evlat mapusa girdi!
Tüm mumlar üflendi; Amerika’nın ‘Tatlı 16’ partisi, Iğdır’da ‘Kanlı 16’ olarak kutlandı!
Töreniz batsın!
İki müthiş sergi!
Herkesin görmekten zevk alacağı iki olağanüstü sergi eşzamanlı olarak Pera Müzesi’nde! 4’üncü ve 5’inci katlara yayılmış olan ‘Çarlık Rusyası’nda Yaşam’ mutlaka görülmeli. Şiirsel bir anlatımla resmedilmiş detaylara, kullanılan renklere, usta Rus ressamlarına hayran olmamak mümkün değil! 3’üncü katta ise “Frida Kahlo ve Diego Rivera Sergisi var” dense de aslında Frida sergisi var.
İki sergi birbirinden gece ile gündüz kadar farklı ama ikisi de büyük ilgi çekiyor. Ve ikisi de 20 Mart’a kadar devam ediyor. Çarşamba günleri öğrencilerin ücretsiz gezebildiği müzede ‘sesli rehber’ opsiyonu da var. Özellikle Frida resimlerinin sembolizminin açıklayıcı olması açısından, mutlaka öneririm.
Hayal bu ya...
Üniversite öncesi eğitimin içine kakılması gereken sedefler gibidir ‘aktivite kulüpleri’... Bir de ancak özel okulların bünyesinde bulunan bir ayrıcalık... Halbuki her okulda olsa; satranç kulübü, maket yapımı kulübü, müzikal kulübü -güncel yerli ve yabancı şarkıları dans ederek sergileyecek- sonra münazara kulübü, belki bilgisayar efektleri kulübü veya okul gazetesi...
Sadece tanjant-kotanjant ile Mercidabık Savaşı ezberinden kurtarsak öğrencileri... Silkinseler, serpilseler, zevk, hayal ve ifadeleri gelişse... Fena mı olur? Olmaz elbette ama önce para lazım, sonra vizyon. Bir de depremde yıkılmayacak, modern yeterli alana sahip okul binaları... Deveye “Boynun niye eğri?” diye sormuşlar, “Nerem doğru ki!” cevabını vermiş. Benim hayal de biraz o hesap işte.
(08.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Önceki Yazısı
Asureye kirkinci lazim
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
Bir tarihtir sokak adları!
01 Ocak 2011
Yazı Boyutu:
Nevşehir’in Avanos Belediyesi bu hafta çok üzücü bir karara imza attı. Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Namık Kemal, Adnan Kahveci, Neyzen Tevfik, Seyrani, Orhan Veli Kanık, Hoca Ahmet Yesevi, Ömer Seyfettin ve Yunus Emre sokaklarını isimsizleştirdi. Onların birer ‘sayı’ olmalarını ‘daha’ uygun gördü!
Uğur Mumcu, Abdi İpekçi ve Fikri Sağlar Caddeleri ise ‘bambaşka’ isimlere sahip oldular! Bu isimler, sadece ‘isim’ olarak görülmemelidir. Bu caddeler o kentte yaşayan insanlara; ülke tarihini’ anımsatan sembollerdir! Bir ülkenin tarihini sokak tabelalarından izleyebiliriz. Bu tarih, anımsaması keyifli, romantik, hoş tınılı olabildiği gibi acı veren, ibretlik bir geçmiş de olabilir!
Böyle adlandırılmış sokaklar ise ‘tarihte yer tutmuş ‘insanlara ettiğimiz bir teşekkür ve geride kalan yakınları için bir nebze ‘yürek ısısı’dır. Şehit, gazi, asker isimlerinin konduğu sokaklar ise büyük bir hüznün, milletçe tutulan ağırbaşlı bir yasın yansımasıdır! Sokak adlarımızı, dolayısıyla hatıralarımızı lütfen ne ‘sayı’sallaştırın, ne de ‘siyasal’laştırın! Onlar bize yadigar, değişen belediye meclislerine değil!
Yine ‘yırtamadık’!
Akşam saatinde apartmana girdiğimde, bizim emektar Mehmet Efendi’yi elinde bir Milli Piyango listesi ile basamakta oturur buldum... “İyi akşamlar Mehmet Efendi, nasılsın?” diye sorduğumda dalgın dalgın yüzüme bakıp “Yine yırtamadık, abla” dedi (Bakmayın siz ‘abla’ dediğine, bana en az 10 yıl atar tevellütte. Kendince saygı ifadesi olarak ‘abla’ demeyi uygun görüyor). Önce algılayamadım ‘kim, neyi, niye yırtıyor’u! Sonra anladım ki her çekilişte aldığı Milli Piyango bileti, yine hüsrana uğratmış onu. Akşam akşam nereden esti ise aklıma, sosyal bilinçlendirme yapasım tuttu; “Aman Mehmet Efendi, bir vazgeçemedin şu şans oyunlarından! Sizin ‘yırtmanız’ ancak küçük oğlanın güzel güzel okuyup iyi bir meslek sahibi olması ile mümkün” deyiverdim!
‘Küçük oğlan’ diye özellikle vurguladım, zira büyükten çoktan umudumu kesmiş durumdayım! Gayet yakışıklı olan ‘büyük oğlan’ ‘zaman zaman’ okula uğruyorsa, nedeni tamamen ‘kız tavlamak’! Mehmet Efendi içinde bulunduğu üzüntülü duruma ‘yeterince önem verdiğimi’ düşündüğünü saklamaya gerek duymayan bir ifade ile yüzüme baktı! Sonra da kem küm ederek alt kattaki dairesine yollandı. İki gün geçti geçmedi, bendeniz ve Mehmet Efendi sabah karanlığında karşılaştık. Yine kapı önünde tabii! Ben koşturarak çıkarken ‘pat’ diye önümde duruverdi! “Abla” dedi, “Ben düşündüm. Hani sen diyon ya, ‘yırtmak’ anca okulla, okumakla olur diye... Her gün gazetede okuduğumuz ‘üniversiteli işsizler’e ne diycen? Senin gazete de yazıyor, diğerleri de! Bir dolu çocuk, bir dolu uğraş hep boş’ gidiyor! Yine pazara çıkıyorlar, yine geçim derdi, yine boğaz tokluğu için uğraşma”... Kafamızın üstünden bet sesleri ile kargalar geçerken Mehmet Efendi ile ben ‘ülkemizin sosyal sorunlarını’ tartışıyoruz!
Hakkını teslim etmem gerek, Mehmet Efendi 2 gün boyunca hakikaten düşünmüş bana ne cevap vereceğini. Yani ‘o kadar’ içine oturmuş, talih oyunlarının onda yarattığı hayal kırıklığını ‘önemsememem’ . Onun, bu ‘önemli tartışmayı’ mutlaka kazanmaya hevesli münazara yapar hali, benim henüz ayılmamış halim ve gak gak tepemizde dönen kargalar, sabah sabah o kadar komikti ki; gülmeye başladım. “Sen de haklısın Mehmet Efendi. En iyisi Milli Piyango almaya devam... Ama oğlanı da ihmal etme, bari o okusun” deyiverdim. Bir sevindi, görmeyin! Yüzünde güller açarak “Abla, Milli Piyango Yılbaşı İkramiyesi tam 35 trilyon, bi çıksa, var ya, nasıl yırtarız. Mutlaka sen de al. Bak ağbi de sen de koşturuyonuz, çıkarsa rahat rahat oturursunuz” dedi. Yıllardır apartman içinde rahat etmemizi sağlayan bu insanın ‘tek umudunu paylaşma’ konusunda gösterdiği yüce gönüllülük yüzünden utandım birden. Ben kimdim ki, bir insanın ‘umudunu’ elinden almaya yelteniyordum! “Tamam Mehmet Efendi, alırım, çıkarsa seni de unutmam” dedim. Hikayenin özeti; 3-4 senedir almadığım biletlerden, bu yılbaşı alacağım. Belli mi olur? Ya çıkarsa?
Aşure’ye kırkıncı lazım!
Malumunuz aşure ayındayız. Ben de birkaç senedir bu güzel geleneğe katılmaya çalıştım. Bu sene arkadaşlarımla konuşurken “Hakkıyla yapılan aşurenin içine 40 malzeme girmesi gerek” demezler mi? Cümlede ‘hakkıyla’ lafı geçiyor ya; inat ettim, uğraştım, karabiber, kırmızıbiber bile ekledim ama 40’ı bulamadım! İşte sizlere de tam bu noktada danışmak istiyorum. Neleri ekleyebilirdim 4 adet malzemeye ulaşmak için? Benim listeyi hemen sayıyorum; buğday, fasulye, nohut, pirinç, şeker, süt, tuz, nar, file yeşil fıstık, fındık, badem, ceviz, kırmızı mercimek, bal, dolmalık fıstık, pekmez, incir, kayısı, elma, kuş üzümü, gül suyu, limon kabuğu, portakal kabuğu, tarçın, vanilya, muskat, damla sakızı... Kaç etti? 26 malzeme... Hemen aç kiler dolabını... Bir pinçik karabiber ve kırmızı biber... Eeee, hâlâ 28... Allah bilir tadı da ne durumda!!! Hindistan cevizi, çörek otu, peki bir de toz zencefil... Maksimum 32. Yok, ben ‘hakkıyla’ 40 malzemeli aşure yapmayı başaramadım! Geçen senelerde karınca kararınca 10 malzemeyi koyup iç rahatlığı ile dağıtırdım ne güzel! Bu sene para, emek, bir de ‘40 malzeme olmadı, hay bin aşure’ sıkıntısı! N’olur bir deyiverin sevgili Çepeçevreciler; neler eksik? Haaa, tadı mı? Beni üzmemek için söylemiyorlarsa, gayet güzel olmuş. Herkesin aşuresi evine bolluk, bereket, şans getirsin. Allah kabul etsin.
Hey 2011!!!
İki sıfır, on ve bir... Yeni yılın kodu... Eski yılın varisi, umutların, beklentilerin, özlemlerin yenilendiği nümerik sıralama... Dünya için, evrende bulabildiğin tüm kahkahaları, güzellikleri, ışıkları, eline beline takıp da gel! İçi çirkinliklerle dolu olanların korktuğu, gücü yüreğinde saklı, güzel, adaletli bir kadın gibi; yüreğinde herkese yetecek iyileştirici gücünle gel... Mevlana’nın dediği gibi... ‘Dünle gitti düne ait ne varsa Bugün yeni bir şeyler söylemek lazım’ diyerek gel...
(25.12.2010 tarihliCumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
incitulpar@gmail.com
Bir tarihtir sokak adları!
01 Ocak 2011
Yazı Boyutu:
Nevşehir’in Avanos Belediyesi bu hafta çok üzücü bir karara imza attı. Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Namık Kemal, Adnan Kahveci, Neyzen Tevfik, Seyrani, Orhan Veli Kanık, Hoca Ahmet Yesevi, Ömer Seyfettin ve Yunus Emre sokaklarını isimsizleştirdi. Onların birer ‘sayı’ olmalarını ‘daha’ uygun gördü!
Uğur Mumcu, Abdi İpekçi ve Fikri Sağlar Caddeleri ise ‘bambaşka’ isimlere sahip oldular! Bu isimler, sadece ‘isim’ olarak görülmemelidir. Bu caddeler o kentte yaşayan insanlara; ülke tarihini’ anımsatan sembollerdir! Bir ülkenin tarihini sokak tabelalarından izleyebiliriz. Bu tarih, anımsaması keyifli, romantik, hoş tınılı olabildiği gibi acı veren, ibretlik bir geçmiş de olabilir!
Böyle adlandırılmış sokaklar ise ‘tarihte yer tutmuş ‘insanlara ettiğimiz bir teşekkür ve geride kalan yakınları için bir nebze ‘yürek ısısı’dır. Şehit, gazi, asker isimlerinin konduğu sokaklar ise büyük bir hüznün, milletçe tutulan ağırbaşlı bir yasın yansımasıdır! Sokak adlarımızı, dolayısıyla hatıralarımızı lütfen ne ‘sayı’sallaştırın, ne de ‘siyasal’laştırın! Onlar bize yadigar, değişen belediye meclislerine değil!
Yine ‘yırtamadık’!
Akşam saatinde apartmana girdiğimde, bizim emektar Mehmet Efendi’yi elinde bir Milli Piyango listesi ile basamakta oturur buldum... “İyi akşamlar Mehmet Efendi, nasılsın?” diye sorduğumda dalgın dalgın yüzüme bakıp “Yine yırtamadık, abla” dedi (Bakmayın siz ‘abla’ dediğine, bana en az 10 yıl atar tevellütte. Kendince saygı ifadesi olarak ‘abla’ demeyi uygun görüyor). Önce algılayamadım ‘kim, neyi, niye yırtıyor’u! Sonra anladım ki her çekilişte aldığı Milli Piyango bileti, yine hüsrana uğratmış onu. Akşam akşam nereden esti ise aklıma, sosyal bilinçlendirme yapasım tuttu; “Aman Mehmet Efendi, bir vazgeçemedin şu şans oyunlarından! Sizin ‘yırtmanız’ ancak küçük oğlanın güzel güzel okuyup iyi bir meslek sahibi olması ile mümkün” deyiverdim!
‘Küçük oğlan’ diye özellikle vurguladım, zira büyükten çoktan umudumu kesmiş durumdayım! Gayet yakışıklı olan ‘büyük oğlan’ ‘zaman zaman’ okula uğruyorsa, nedeni tamamen ‘kız tavlamak’! Mehmet Efendi içinde bulunduğu üzüntülü duruma ‘yeterince önem verdiğimi’ düşündüğünü saklamaya gerek duymayan bir ifade ile yüzüme baktı! Sonra da kem küm ederek alt kattaki dairesine yollandı. İki gün geçti geçmedi, bendeniz ve Mehmet Efendi sabah karanlığında karşılaştık. Yine kapı önünde tabii! Ben koşturarak çıkarken ‘pat’ diye önümde duruverdi! “Abla” dedi, “Ben düşündüm. Hani sen diyon ya, ‘yırtmak’ anca okulla, okumakla olur diye... Her gün gazetede okuduğumuz ‘üniversiteli işsizler’e ne diycen? Senin gazete de yazıyor, diğerleri de! Bir dolu çocuk, bir dolu uğraş hep boş’ gidiyor! Yine pazara çıkıyorlar, yine geçim derdi, yine boğaz tokluğu için uğraşma”... Kafamızın üstünden bet sesleri ile kargalar geçerken Mehmet Efendi ile ben ‘ülkemizin sosyal sorunlarını’ tartışıyoruz!
Hakkını teslim etmem gerek, Mehmet Efendi 2 gün boyunca hakikaten düşünmüş bana ne cevap vereceğini. Yani ‘o kadar’ içine oturmuş, talih oyunlarının onda yarattığı hayal kırıklığını ‘önemsememem’ . Onun, bu ‘önemli tartışmayı’ mutlaka kazanmaya hevesli münazara yapar hali, benim henüz ayılmamış halim ve gak gak tepemizde dönen kargalar, sabah sabah o kadar komikti ki; gülmeye başladım. “Sen de haklısın Mehmet Efendi. En iyisi Milli Piyango almaya devam... Ama oğlanı da ihmal etme, bari o okusun” deyiverdim. Bir sevindi, görmeyin! Yüzünde güller açarak “Abla, Milli Piyango Yılbaşı İkramiyesi tam 35 trilyon, bi çıksa, var ya, nasıl yırtarız. Mutlaka sen de al. Bak ağbi de sen de koşturuyonuz, çıkarsa rahat rahat oturursunuz” dedi. Yıllardır apartman içinde rahat etmemizi sağlayan bu insanın ‘tek umudunu paylaşma’ konusunda gösterdiği yüce gönüllülük yüzünden utandım birden. Ben kimdim ki, bir insanın ‘umudunu’ elinden almaya yelteniyordum! “Tamam Mehmet Efendi, alırım, çıkarsa seni de unutmam” dedim. Hikayenin özeti; 3-4 senedir almadığım biletlerden, bu yılbaşı alacağım. Belli mi olur? Ya çıkarsa?
Aşure’ye kırkıncı lazım!
Malumunuz aşure ayındayız. Ben de birkaç senedir bu güzel geleneğe katılmaya çalıştım. Bu sene arkadaşlarımla konuşurken “Hakkıyla yapılan aşurenin içine 40 malzeme girmesi gerek” demezler mi? Cümlede ‘hakkıyla’ lafı geçiyor ya; inat ettim, uğraştım, karabiber, kırmızıbiber bile ekledim ama 40’ı bulamadım! İşte sizlere de tam bu noktada danışmak istiyorum. Neleri ekleyebilirdim 4 adet malzemeye ulaşmak için? Benim listeyi hemen sayıyorum; buğday, fasulye, nohut, pirinç, şeker, süt, tuz, nar, file yeşil fıstık, fındık, badem, ceviz, kırmızı mercimek, bal, dolmalık fıstık, pekmez, incir, kayısı, elma, kuş üzümü, gül suyu, limon kabuğu, portakal kabuğu, tarçın, vanilya, muskat, damla sakızı... Kaç etti? 26 malzeme... Hemen aç kiler dolabını... Bir pinçik karabiber ve kırmızı biber... Eeee, hâlâ 28... Allah bilir tadı da ne durumda!!! Hindistan cevizi, çörek otu, peki bir de toz zencefil... Maksimum 32. Yok, ben ‘hakkıyla’ 40 malzemeli aşure yapmayı başaramadım! Geçen senelerde karınca kararınca 10 malzemeyi koyup iç rahatlığı ile dağıtırdım ne güzel! Bu sene para, emek, bir de ‘40 malzeme olmadı, hay bin aşure’ sıkıntısı! N’olur bir deyiverin sevgili Çepeçevreciler; neler eksik? Haaa, tadı mı? Beni üzmemek için söylemiyorlarsa, gayet güzel olmuş. Herkesin aşuresi evine bolluk, bereket, şans getirsin. Allah kabul etsin.
Hey 2011!!!
İki sıfır, on ve bir... Yeni yılın kodu... Eski yılın varisi, umutların, beklentilerin, özlemlerin yenilendiği nümerik sıralama... Dünya için, evrende bulabildiğin tüm kahkahaları, güzellikleri, ışıkları, eline beline takıp da gel! İçi çirkinliklerle dolu olanların korktuğu, gücü yüreğinde saklı, güzel, adaletli bir kadın gibi; yüreğinde herkese yetecek iyileştirici gücünle gel... Mevlana’nın dediği gibi... ‘Dünle gitti düne ait ne varsa Bugün yeni bir şeyler söylemek lazım’ diyerek gel...
(25.12.2010 tarihliCumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Yeni Yilin İlk Gunu
İnci Tulpar
incitulpar@gmail.com
ETG* çorbası
08 Ocak 2011
Yazı Boyutu:
Yine bir yeni yıl akşamı geçip gitti. Saatler önce 00.00 oldu, ardından akrep mutat duraklarına uğradı. Dolu mide ile yatıldı, sabah da şişkin şişkin uyanıldı. 1 Ocak, bencileyin koyulan adı ile *Evde Tembellik Günü hoş geldi. Gazeteler okunacak, keyif çatılacak, miskin ve aylak olmanın bünye üstündeki yararları deneyimlenecek. Hele bir de cepten ‘bedava’nız varsa, akraba, tanış, dost, aranıp; hem yeni yıl tebrik edilecek hem akşamın havadisleri alınacak...
Bu dingin akışlı günde size tavsiyem, ilk iş, ocağa bir tencere çorba oturtmanız. İster sebzelikte kalan tek tük nevaleyi doğrayın içine, ister memleketten gelen tarhanayı katın... İster akşamki ekmekleri küp küp kızartıp ekleyin üstüne, ister sadece kırmızı pul biber serpeleyin yüzeyine... İster mütevazı olsun haneniz, isterse özel ahçınız olsun ocağı yakmayı tek bileniniz. Çorbadır yılın ilk gününün en güzel yemeği. İnsanın içini ısıtan, mideye cila olan, dumanı ile evi ev yapan; ta Taş Devri’nden beri insanın vazgeçemediği; çorba... Yeni yılda ocağınız tütsün, çorbanız kaynasın, eviniz mutluluk ve bereket dolsun.
Deri kaplı kitaplar
Elinize koyu kırmızı deri ile kaplanmış bir kitap alıp üstündeki altın renkli harflere dokunduğunuzda, o kitabı kimin ciltlediğini merak eder misiniz? Kitapları kaplayan ustalara ‘mücellit’ denir. Mücellitler kitapların modacılarıdır. Yazılı veya basılı bir metnin ‘dış giysisini’ hazırlayan zanaatkarlardır. Kitabın cildini diken, kapağa bağlandıkları yere ibrişimden örülen ince ‘şiraze’yi geçen, sayfa ayırıcı kurdeleyi sabitleyen, varakla süsleyen, üst koruyucu ‘şömiz’ isimli kağıt gömleği de kıymetli deri kabın üstüne geçiriveren mücellitin sanatına hayran olmamak elde değildir. Yadigar kitaplarımın çoğu deri ciltli... Okumanın ötesinde bir ‘tutma’ keyfi veriyor bünyeye... Belki de bu ‘bilene tarifi gerekmez el alışkanlığı keyfini’ nedeni ile, henüz teşebbüs etmedim bir adet e-kitap okuyucusu edinmeye... Sanırım ancak, yaşlı bileklerim kitaplarımı tutamaz, gözlerim küçük harfleri göremez hale gelince, menüsünden fontları büyüten, sayfayı zoom’layan, hatta okumayı sesli gerçekleştiren bir kitap makinası almayı düşüneceğim.
‘Süper Kahramanını Yarat’, kazan!
‘Örümcek Adam’ın yaratıcısı Stan Lee’nin oluşturduğu Stan Lee Vakfı, ‘Ödüllü Süper Kahraman Yarışması’ düzenliyor! Yarışma kapsamında grafik tasarımcıların ve çizerlerin kendi süper kahramanlarını yaratması bekleniyor. Kazanan sanatçıya Comic-Con San Diego 2011’de Stan Lee tarafından bir ödül takdim edilecek. Seyahatin konaklama ve bilet masrafları vakıf tarafından karşılanacak. ‘Süper’ çizerler 25 Ocak 2011 tarihine kadar http://t.co/tuqV09G adresinden yarışmaya katılmaya çağırılıyor.
Denizden anam çıksa...
Geçen hafta yolum Çengelköy’e düşünce güneşli havada Kuleli Askeri Lisesi’ne kadar kısa bir yürüyüş yaptım. Anadolu yakası balıkçılarının konuşlandığı güzergah burası. Deniz mavi, gökyüzü mavi... Balıkçılar çay demliyordu piknik tüplerinde... İçlerinden biri beni dikilmiş denize bakar görünce “Deniz anaları ne kadar çoğaldı di mi?” diye soruverdi! O ana kadar martılara, gemilere, dalgalara dikkat eden ben, farkındalığım olmayan konu hakkında bir soru ile karşılaştım. “Bilmem ki, sizler kadar çok gözlemleyemiyorum, gerçekten öyle mi?” diyerek karşı soru manevrası ile ‘deniz anaları ve İstanbul Boğazı’ konulu paneli başlatmış oldum. Meğer balıkçılar ne dertliymiş. Kıyılarımızı, denizlerimizi deniz anaları istila etmiş.
Çevre Bakanlığı’nın bu konuda çalışmaları varmış. Hoş beş, kolay gele, rast gide dilekleri sonrası ayrılırken aklıma “Serden hayır çıkar mı, acaba bu yaratıklar yenir mi ki?” fikri düştü. Günümüzde en saçma soruyu bile sorabileceğiniz, yine de size ‘gülmeyecek’ bir Google Amca var Allah’tan! Eve varınca açtım Google Amca’yı; “Amca, amca söyle bana, var mı deniz anası yiyen bu dünyada?” diye soruverdim. Yalnız bazen ‘Amca’nın inadı tutuyor ve “Ana dilimde sormazsan doğru dürüst yanıt alamazsın” diye dikleniyor.
Eee, bilgelik kaprisi, suyuna gitmek gerek deyip “Are jellyfish edible?” şeklinde tekrar denedim. 0.18 saniyede tam 189.000 sonuç çıktı! Gözüme en ‘bilimsel’ gelen Wikipedia sonucunu açınca da 85 deniz anası türünden insana toksik olarak zarar vermeyen 12 tanesinin, bazı ülkelerde ‘pek gurme’ bir yiyecek olarak baş tacı edildiği gerçeği ile karşılaştım! Bu 12 tür yeme amaçlı yetiştiriliyor, sonra da bizim ‘turşu’ yaptığımız yöntemle, suyu azaltılıyor, kokusundan arındılıyor, süngerimsi parçaları da kesilip ‘yemeye’ hazır hale getiriliyor. Baş müşterisi de elbette Japonlar ve Çinliler! Susam yağı, soya sosu ve sirke ile harmanladıkları deniz analarını afiyetle yiyorlar! Uzun sözün kısası, biz “Denizden babam çıksa yerim” derken onlar “Denizden anam çıksa yerim” diyor!
(01.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
incitulpar@gmail.com
ETG* çorbası
08 Ocak 2011
Yazı Boyutu:
Yine bir yeni yıl akşamı geçip gitti. Saatler önce 00.00 oldu, ardından akrep mutat duraklarına uğradı. Dolu mide ile yatıldı, sabah da şişkin şişkin uyanıldı. 1 Ocak, bencileyin koyulan adı ile *Evde Tembellik Günü hoş geldi. Gazeteler okunacak, keyif çatılacak, miskin ve aylak olmanın bünye üstündeki yararları deneyimlenecek. Hele bir de cepten ‘bedava’nız varsa, akraba, tanış, dost, aranıp; hem yeni yıl tebrik edilecek hem akşamın havadisleri alınacak...
Bu dingin akışlı günde size tavsiyem, ilk iş, ocağa bir tencere çorba oturtmanız. İster sebzelikte kalan tek tük nevaleyi doğrayın içine, ister memleketten gelen tarhanayı katın... İster akşamki ekmekleri küp küp kızartıp ekleyin üstüne, ister sadece kırmızı pul biber serpeleyin yüzeyine... İster mütevazı olsun haneniz, isterse özel ahçınız olsun ocağı yakmayı tek bileniniz. Çorbadır yılın ilk gününün en güzel yemeği. İnsanın içini ısıtan, mideye cila olan, dumanı ile evi ev yapan; ta Taş Devri’nden beri insanın vazgeçemediği; çorba... Yeni yılda ocağınız tütsün, çorbanız kaynasın, eviniz mutluluk ve bereket dolsun.
Deri kaplı kitaplar
Elinize koyu kırmızı deri ile kaplanmış bir kitap alıp üstündeki altın renkli harflere dokunduğunuzda, o kitabı kimin ciltlediğini merak eder misiniz? Kitapları kaplayan ustalara ‘mücellit’ denir. Mücellitler kitapların modacılarıdır. Yazılı veya basılı bir metnin ‘dış giysisini’ hazırlayan zanaatkarlardır. Kitabın cildini diken, kapağa bağlandıkları yere ibrişimden örülen ince ‘şiraze’yi geçen, sayfa ayırıcı kurdeleyi sabitleyen, varakla süsleyen, üst koruyucu ‘şömiz’ isimli kağıt gömleği de kıymetli deri kabın üstüne geçiriveren mücellitin sanatına hayran olmamak elde değildir. Yadigar kitaplarımın çoğu deri ciltli... Okumanın ötesinde bir ‘tutma’ keyfi veriyor bünyeye... Belki de bu ‘bilene tarifi gerekmez el alışkanlığı keyfini’ nedeni ile, henüz teşebbüs etmedim bir adet e-kitap okuyucusu edinmeye... Sanırım ancak, yaşlı bileklerim kitaplarımı tutamaz, gözlerim küçük harfleri göremez hale gelince, menüsünden fontları büyüten, sayfayı zoom’layan, hatta okumayı sesli gerçekleştiren bir kitap makinası almayı düşüneceğim.
‘Süper Kahramanını Yarat’, kazan!
‘Örümcek Adam’ın yaratıcısı Stan Lee’nin oluşturduğu Stan Lee Vakfı, ‘Ödüllü Süper Kahraman Yarışması’ düzenliyor! Yarışma kapsamında grafik tasarımcıların ve çizerlerin kendi süper kahramanlarını yaratması bekleniyor. Kazanan sanatçıya Comic-Con San Diego 2011’de Stan Lee tarafından bir ödül takdim edilecek. Seyahatin konaklama ve bilet masrafları vakıf tarafından karşılanacak. ‘Süper’ çizerler 25 Ocak 2011 tarihine kadar http://t.co/tuqV09G adresinden yarışmaya katılmaya çağırılıyor.
Denizden anam çıksa...
Geçen hafta yolum Çengelköy’e düşünce güneşli havada Kuleli Askeri Lisesi’ne kadar kısa bir yürüyüş yaptım. Anadolu yakası balıkçılarının konuşlandığı güzergah burası. Deniz mavi, gökyüzü mavi... Balıkçılar çay demliyordu piknik tüplerinde... İçlerinden biri beni dikilmiş denize bakar görünce “Deniz anaları ne kadar çoğaldı di mi?” diye soruverdi! O ana kadar martılara, gemilere, dalgalara dikkat eden ben, farkındalığım olmayan konu hakkında bir soru ile karşılaştım. “Bilmem ki, sizler kadar çok gözlemleyemiyorum, gerçekten öyle mi?” diyerek karşı soru manevrası ile ‘deniz anaları ve İstanbul Boğazı’ konulu paneli başlatmış oldum. Meğer balıkçılar ne dertliymiş. Kıyılarımızı, denizlerimizi deniz anaları istila etmiş.
Çevre Bakanlığı’nın bu konuda çalışmaları varmış. Hoş beş, kolay gele, rast gide dilekleri sonrası ayrılırken aklıma “Serden hayır çıkar mı, acaba bu yaratıklar yenir mi ki?” fikri düştü. Günümüzde en saçma soruyu bile sorabileceğiniz, yine de size ‘gülmeyecek’ bir Google Amca var Allah’tan! Eve varınca açtım Google Amca’yı; “Amca, amca söyle bana, var mı deniz anası yiyen bu dünyada?” diye soruverdim. Yalnız bazen ‘Amca’nın inadı tutuyor ve “Ana dilimde sormazsan doğru dürüst yanıt alamazsın” diye dikleniyor.
Eee, bilgelik kaprisi, suyuna gitmek gerek deyip “Are jellyfish edible?” şeklinde tekrar denedim. 0.18 saniyede tam 189.000 sonuç çıktı! Gözüme en ‘bilimsel’ gelen Wikipedia sonucunu açınca da 85 deniz anası türünden insana toksik olarak zarar vermeyen 12 tanesinin, bazı ülkelerde ‘pek gurme’ bir yiyecek olarak baş tacı edildiği gerçeği ile karşılaştım! Bu 12 tür yeme amaçlı yetiştiriliyor, sonra da bizim ‘turşu’ yaptığımız yöntemle, suyu azaltılıyor, kokusundan arındılıyor, süngerimsi parçaları da kesilip ‘yemeye’ hazır hale getiriliyor. Baş müşterisi de elbette Japonlar ve Çinliler! Susam yağı, soya sosu ve sirke ile harmanladıkları deniz analarını afiyetle yiyorlar! Uzun sözün kısası, biz “Denizden babam çıksa yerim” derken onlar “Denizden anam çıksa yerim” diyor!
(01.01.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)